Howard GARDNER - Soru-Cevap
Howard Gardner'ın 23 Mayıs 2009 tarihinde Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi'nde Çoklu Zeka üzerine gerçekleştirdiği konuşmanın 7. bölümü.
Şimdi sıra sizin soru ve yorumlarınızda.
Web sitemi zaten biliyorsunuz
ve Harward'da enstitümüzde her yaz çalışma grubumuzla bir araya geldiğimizden bahsetmiştim.
Bu yaz iki enstitümüz oldu.
Konuları daha derin anlamda inceleyebildik.
Enstitüler doldu, fakat önümüzdeki yıl yine olacak.
Evet, sorularınızı alalım, üçüncü sırada oturan beyefendi...
...Sanırım bilgiyi nasıl kullanacağımız, onunla ne yapacağımız konusunda soru soruyordunuz?...
...Sanıyorum akıllıca yaptığın yorumları genel hatlarıyla anladım.
Öncelikle, bir gelişimci olduğumu düşünüyorum.
Bu sebepten benim yargılarım, sıralı kavramlar üzerine dayanmaktadır.
Fakat tabi ki her şey aşamalı değildir, bazı şeyler sistematiktir.
Benim için aşamalı gibi görünse dahi,
diğerlerinin de hissetmesi gerektiği gibi bir şey söz konusu değildir.
Bu tam olarak bu şekilde oluşur
ve muhtemelen eğitim alanında Bruner'ın söylediği gibi çok erken anlaşılan
ve pek çok gelişmeden dahi sonra bile hala net anlaşılamayan şeyler vardır.
Senin cevabın ne yapacağımız veya ne yapacağımıza nasıl karar vereceğimiz sorusunu doğuruyor.
Bunlar kesinlikle değerli düşünceler
ve ben size güçlü değerlerden bahsettim, yani bazı disiplinler çok önemlidir.
Dördünden bahsettim; tarih, fen, matematik ve resim.
Ve bir kaç konu seçmenizi; bu konuları detaylıca araştırmanızı istedim.
Farklı bir felsefeniz olabilir,
aslında genelde sınavlar insanların pek çok farklı konuda bilgisini ölçerken,
bu konulardan hiçbirine derinlemesine inmez.
Böylece bir konuda daha tartışma zorunluluğumuz doğmakta.
Benim tercihimin sebepleri, neyi tercih ettiğim
ve sizin niçin farklı bir şeyi tercih ettiğiniz üzerine bir tartışma.
Bu noktada neye odaklanıp, neyi göz ardı edebileceğimiz önem taşımaktadır,
Sadece bizim değer sistemimizin değil dünya üzerindeki sistemin böyle olduğunu düşünüyorum.
“Eğitimli Akıl" adlı kitabımda disiplinler arası çalışmalar konusunu oldukça eleştirdim.
Fakat 10-20 yıl önce dünyada pek çok konunun disiplinler arası olduğunu
ve zaten böyle olması gerektiğini anladım.
Bu benim bir konu üzerinde durmam gerektiğini gösterdi;
neyin değerli olduğu konusunda yeni anlayışıma bundan 10 yıl önce sahip olsaydım eğer
böyle bir gerçeği göz ardı etmezdim.
Matematik alanında, pek çok ülkede,
cebir, geometri, trigonometri ve hesaplama girişi,
yüz yıl öncesinde yaptığımız şekliyle öğretilmeye devam edilmektedir.
Bence kesinlikle büyük bir çoğunluk için;
istatistiği ve olasılığı anlamak,
kredi hesaplamayı, yatırım yapmayı,
form doldurmayı öğrenmek, çok daha büyük önem taşımaktadır.
İnsanlara bunlar öğretilmez.
Bu bir değerler sistemidir
ve bu sistemin tarihle birlikte değişmesi gerekir gerektirir.
Bugün ekonomiden pek çok örnek kullandım,
çünkü herkes dünyanın gündemi nedeniyle son günlerde ekonomi üzerinde düşünüyor.
Açıklamam sorunuzun cevabı oldu mu, yoksa soruyu anlamamış olabilir miyim?...
...Evet, dördüncü sıradaki bayan...
...Tamam.
Disiplindeki alanlar konusunda benim kendi tanımlamalarım mevcut.
Alan, geniş bir kategoridir.
Kişileri uzmanlık konusunda değerlendirebileceğiniz her türlü faaliyeti kapsar.
Böylece her sanat, hüner,meslek ve her türlü akademik disiplin, alandır.
Disiplin ise alanın tek bir çeşididir.
Belirli bir uzmanlık sahibi olan insanların
aynı temel varsayımları yaptığı akademik bilimsel bir alandır.
Ayrıca tartıştıklarında, aynı çerçeve içerisinde tartışırlar, konuşurlar.
Bu sebepten disiplin bir akademik alandır.
Arada bir, disiplin köklü bir değişim geçirir,
bunu değişim paradigması olarak adlandırırız.
Ve bir disiplin değişim paradigması geçirirse,
bu disiplini daha önce öğrenmiş insanlar yenilerle konuşamaz.
Bu en belirgin şekliyle, fizikte kuantum mekaniğinde yaşanmıştır.
Einstein, fiziksel dünyada her şey için belirleyici bir açıklamayı kendi kendimize yapabileceğimize inanmıştır.
Kuantum mekaniği, bunun mümkün olmadığını söyledi.
Bazı bilinmeyenlerin var olduğunu.
Ve Einstein ünlü deyişiyle, Tanrı'nın dünya ile zar oyunu oynamadığını söyler.
Bu Einstein'ın Tanrı'ya inandığı anlamına gelmez.
Tesadüfe inanmadığını gösterir.
Bir sebebin varlığına inanmıştı.
Fakat fizikte alanın yani disiplinin kendi içinde bir tartışma konusu mevcuttu.
Fizik, toplumda yüzlerce alandan sadece bir tanesidir.
Dördüncü sınıf durgunluğu dediğinizde, okumak hakkında sorduğunuzu düşünürüm.
Çünkü dünyanın pek çok yerinde okumanın ilk yılları,
her bir kelimeyi öğrenmeye ve nasıl telaffuz edileceğini bilmeye adanmıştır.
Ve çocuklar ilk birkaç yıl bunu öğrenir.
Daha sonra, okumak otomatik bir hal aldığında,
kelimelere çok da dikkat etmeden metnin ne demek istediğini anlayabilirler.
Pek çok öğrenci başarısız olur ve bu büyük bir problemdir.
Dördüncü sınıf durgunluğu terimini yaratıcılık kapsamında daha önce duymadım
ama sanırım senin demek istediğin şu;
pek çok yerde çocuklar 6,7,8,9 yaşlarındayken,
daha az maceracı ve risk almaktan daha uzak oluyorlar;
ve hayal güçlerine izin veriyorlar.
Ve dün bahsettiğim gibi bu, dünyanın her yerinde doğal karşılanabilecek bir olay.
Hatta okul olmayan yerlerde bile.
Sebebi ise,
çocukların kendi teorilerini geliştirdikten sonra
doğru cevap konusunda meraklı olmaya başlamaları.
Bu yüzden, onlara nasıl davranması ve düşünmesi gerektiğini söyleyecek yetişkinlere,
kanunlara, geleneklere bakarlar.
Eğer düzensiz bir dünya istemiyorsak bu normal hatta iyi sayılabilir.
Ama bunun bedeli şu;
çocuk sıra dışı düşüncelere sahip olsa bile bunları ifade edemez,
hatta belki de sonunda, üzerinde düşünmez hale gelir.
Durgunluk olarak algılanan şey, sonsuza kadar öyle kalır.
Sanatsal yönü kuvvetli olan veya bilimsel açıdan daha yaratıcı insanlarda
belki de bir durgunluk vardır ve daha sonra yeniden artar.
Olayın sebepleri üzerinde konuşmuştuk.
Dün anlattığım şey,
öğretmenler veya ebeveynler iki şeyin birden üzerinde durarak yaratıcılığı canlı tutabilir;
biri; sıra dışı düşünceler konusunda istekli olmak
ve her zaman katı ve Ortodoks olmak yerine biraz oyuncu olabilmek.
Ama aynı zamanda,
çocuklar doğru cevabı vermediklerinde bile ne söylediklerini anlamak için zaman harcayabilmek.
Ciddiye alındığı takdirde, eğri yok edilemeyebilir
ama bir şekilde düzelmesine katkı sağlanabilir.
Eric...
...Öğrencilerin “öz düzenleme”yi nasıl öğrenebileceği ile ilgili bir sözdü.
Haklısın. O ayrı bir alan.
Yani disiplinle ilgili bilgin olmadan da pek çok öz düzenlemelerin olabilir.
Öz düzenlemeye sahip olmadan disiplin bilgisi, daha problemli bir durumdur.
Sizinle ara esnasında konuştuğumuz konulardan biri,
yani öğleden sonra odaklanacağımız,
yüzlerce yıl önceki ile günümüzdeki eğitim arasındaki devasa farklılık.
Babamın zamanında, ya da büyükbabanızın, büyük büyükbabanızın zamanında,
insanlar 5 ya da 10 veya 20 yıl okula giderdi
ve böylece öğrendikleriyle mutlu yaşarlardı.
Çünkü işler sabitti,
dünya değişiyordu fakat çok hızlı değil,
belki zaman zaman bir dersin daha yeni bir halini işliyorlardı.
Fakat şimdi, hepimiz tartışmasız hayat boyu öğrenciyiz.
Tek farkımız, hayat boyu öğrenmeyi seviyor ya da sevmiyor oluşumuz.
Keyif almıyor olsaydınız Cumartesi veya Pazar günü burada olmazdınız.
Belki de hayat boyu öğrenmekten korkuyorsunuz
ama başkalarını memnun etmek için buradasınız.
Daha önce bahsettiğim gibi Alman geçmişim var
ve öz düzenleme, benim daha anne sütüyle birlikte öğrendiğim bir şey.
Ve bu konuda en ünlü deney, yaygın olarak Walter Mashells diye bilinir,
otuz yıl önce Stanford Üniversitesi'nde dört yaşındaki çocuklar üzerinde yapılmıştır.
Çocuklar bir odada oturuyorlar veönlerinde bir şeker duruyor.
Deneyi yapanlar, çocuklara odadan çıkacaklarını,
isterlerse şekeri şimdi yiyebileceklerini
fakat kendileri gelene kadar beklerlerse iki şeker birden yiyebileceklerini söylüyorlar.
Ve çok şaşırtıcıdır ki;
on beş yıl sonra, şekeri hemen almayan özdüzenlemeli çocuklar
diğerlerine kıyasla derslerde, okul sınavlarında daha başarılı oluyorlar.
Yani, bunu 4 yaşına kadar almak çok daha kolay,
fakat bu güvenilecek bir şey değildir.
Ve eğitimciler; genç insanlara,
aslında kendi kendilerine gerçekleştirdikleri özdüzenlemeleri yapabilmeyi öğretmek için
çok zaman harcarlar.
Bundan yıllar önce Japonya’da bir anaokulunu ziyaret ettiğimde çok etkilendim;
sanıyorum anaokulunun ilk sınıfıydı, çocuklar beş ya da altı yaşlarındaydı;
bir çocuk yaramazlık yaptığında, kimse teneffüse çıkamıyordu.
Bu, kimsenin oyun oynamaya çıkamaması demek.
Bu, o çocuk üzerinde yaramazlık yapmamasına dair çok güçlü bir mesajdır.
Ve söylemek istediğim şu;
ilk öz düzenleme harfi harfine uyulması gereken bir şey haline geliyor
çünkü eğitimin kolay kısmı başarılmış oluyor.
İş yine yaratıcılık sorusuna geliyor,
hayal gücünüz hakkında çok fazla düzenlemeniz olmamalı
çünkü bu hiçbir fikrin gelmediği bir yer.
Sibel, aradan önce birkaç soru okumak ister miydin?...
...Tamam.
Soru şu:
Çoklu Zekâ (ÇZ)’yı okullarda nasıl uygulayabileceğimizi öğrenebilir miyiz?
Yanıtı da şöyle:
Bu konuda, tüm dünya üzerinde,
program geliştiren kişi ve Çoklu Zekâ'yı uygulayan okullarla ilgili
oldukça geniş bir literatür mevcuttur.
Çoğu İngilizce olmakla beraber, elbette farklı dillerde de var.
Buradan biri, daha önce bana Çoklu Zekâ üzerine Türkçe bir kitap gösterdi.
O kişi burada mı acaba?
Evet, tamam, tam orada biri var; adın neydi?
Diğerleri duymuştur umarım.
Size iki kitaptan bahsedeceğim;
2004'te Kornhaber'in Amerika Birleşik Devletleri'nde Çoklu Zekâ'yı uygulayan 41 tane okulu anlatan kitabı.
Ve 2009'da Jackie Chen'in dünya çapında farklı ülkelerdeki okullardaki projeleri anlatan,
Çoklu Zekâ'yı konu ettiği kitabı.
Yani çok kapsamlı literatür mevcuttur.
Herhangi bir yaklaşımı tavsiye etmekten yana değilim, seçim sizin...
...Birkaç yorum daha eklemek istiyorum.
ÇZ fikrinin güçlü olduğunu düşünüyorum.
Eğitimin her alanında kendini gösteren geniş çaplı bir etkisi var
ve bu beni çok memnun ve mahçup etmekte.
Zamanla zekânın çokluğunun yani pek çok zekâ olduğunun farkındalığını artırmakla ilgilendim.
Bir hikâyem olduğunu söylemekle, kesinlikle haklıyım.
Aslında,
söylediklerimin bir kısmının akli melekelerimizi tanımlamanın en iyi yolu olmadığına eminim.
Benim için bir problem yok;
belki de natüralist bir zekâ yoktur,
belki mantıksal zekânın bir çeşidi olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.
Duyu sistemi ile birleştirilmiş, bence sakıncası yok.
Ayrıca,
Varoluşsal Zekâya bağlı bir nörolojik yapı bulmayı umuyordum,
fakat geçen haftaya kadar daha çok okudukça,
nöron yapıların, şakak kısımlarının benim ilgilendiğim varoluşsal sorulardan çok,
dini ve manevi deneyime yakın olduğu konusunda daha çok ikna oldum.
Fakat Varoluşsal Zekâ'nın faydalı bir kavram olduğunu düşünüyorum.
Bu yüzden nöral bir ispatım olmamasına rağmen bu şekilde kullanmaya devam edeceğim.
Evet, ilk yorum Çoklu Zekâ ,
fakat Howard Gardner her bir sorunun nihai tanımlamasını yapıp yapmamakla ilgilenmiyor.
İkinci konu ise,
bu fikirlerin farklı dinleyiciler tarafından farklı şekillerde incelenebileceğidir.
İngiltere’de John White adında bir filozof var.
Kariyerinin yarısını benim zekâ tanımlarımı felsefi açıdan eleştirmekle geçirdi.
Eğer John White’a yanıt vermek isteseydim, bir filozof olmam gerekirdi.
Sizin de bildiğiniz gibi, çalışmalarımın çoğunluğu tamamen eğitim üzerine
ve eğitimciler çok büyük oranda nöro-psikoloji, nöro-bilimle ilgilenmezler.
Zekâların mantıklı olduğunu düşünmek
ve bunları öğretirken ve değerlendirirken kullanabilmek isterler,
bu bugün dinleyicilerin çoğuna hitap eder.
Ben de sizin gibi,
zekâların nörolojik ve genetik temelleriyle son derece ilgiliyim.
Ve birkaç öğrencimi sizin tanımını yaptığınız konuda araştırma yapmaları için cesaretlendirdim.
Yani, nöroloji konusunda bundan 27 yıl öncesine dayanan bir kitabı getirmelerini istedim.
Diktatör değilim,
eğer bu konuda çalışmak isterlerse, tabii ki onlara kalmış.
Bu çalışmayı onlara zorla yaptırmam,
Burada mıydınız bilmiyorum, ama dün bahsettiğim gibi
en azından nörolojik açıdan yanlış bildiğim birkaç şey var.
Öncelikle, zekâlar benim düşündüğümden çok özelliğe sahiplerdir.
Uzamsal Zekâların pek çok açısı mevcuttur.
Müzik Zekâsı'nın pek çok açısı mevcuttur.
Yine Dil Zekâsının pek çok açısı mevcut
ve bunların hepsi nörolojik bakımdan ayrı temsil edilir.
Fakat elli çeşit zekâ üzerine yazdıysam da,
iletişim kuramadık.
Bu yüzden onlardan “bazı zekâlar” diye söz ettim.
Ve bu konudan ilk kitabımda bahsetmiştim.
İkinci konuya gelince;
insan beyni tahmin edebileceğimizden çok daha esnek
ve çok daha kolay şekil alır.
Belirli bir çevre içerisinde yetişen genç kişi,
zihinsel ve nörolojik olarak diğer çevrelerde yetişenlerden çok farklı bir yapıya sahip olacaktır.
Eğer işitme yetinizi kaybederseniz,
görme duyusu başta olmak üzere beyninizin farklı duyusal yetileri ön plana çıkacaktır.
Muhtemelen hepinizin bildiği gibi,
bir beceriyi öğrenmek için çok fazla zaman harcarsanız,
bu beceriyi geliştirmemiş olmanızdan daha farklı kortikal temsilleriniz olur.
Ve doğal olarak, beceri kortikal temsilleri belirler.
Üçüncü konuya gelince, ki çok şaşırtıcı,
ve dün bahsettiğim üzere,
buradaki bilim komite üyelerinden biri, Antonio Battro (Hakem Kurulu üyesi) tarafından keşfedildi.
Battro bir nörolojist.
Hemisfeleri bütün olarak alınmış iki genç erkek çocuğu üzerinde çalışma yaptı.
Yani, beynin yarısı yok, tabi ki bu deneysel merak için değil; epilepsi sebebiyle.
Ve Battro, yarım beynin yeterli olduğu
çünkü yarım beyinle de her türlü zekâya sahip olunabileceği ile ilgili bir kitap yazdı.
Bunun mümkün olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Benim için bu bir bilim kurguydu, tamamen bir hayal ürünüydü.
Nöroloji konusunda spekülasyonlarla ilgisi olmayanlardan özür diliyorum.
Buradaki nokta, eğitimin çok yavaş değiştiğidir.
Genetik ve nörolojiyle ilgili bilimsel bulgular ise çok hızlı değişmekte.
Bu konu hakkında öğleden sonra konuşacağım.
Çoklu Zekâ konusunda bilimsel temel açısından bildiğim kadarıyla bahsedeceğim.
Bu devam ettirmek durumunda olduğum konu.
Fakat ben yapamazsam, diğerlerinin yapabileceğini umuyorum.
Galiba öğle yemeği zamanınızdan çalıyoruz,
ben de muhtemelen öğlen sorularınıza göz atıyor olacağım
ve belki öğleden sonra değinebiliriz.
Ne zaman başlıyorduk?
Bu öğlen, saat kaçta Sibel?
Saat ikide.
Öğleden sonra tekrar görüşmeyi umuyorum.






Yeni yorum ekle