Vitamin Öğretmen Portalı

Portalı aktif kullanabilmek için giriş yapmalısınız.

Eğitim Videoları



7505 kez seyredildi

Howard GARDNER - Bireyselleştirilmiş Eğitim



Howard Gardner'ın 23 Mayıs 2009 tarihinde Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi'nde Çoklu Zeka üzerine gerçekleştirdiği konuşmanın 2. bölümü.


Altyazı

Evet. Sanırım kaldığımız yerden devam etmeliyiz

Soruların büyük bir çoğunluğuna büyük olasılıkla öğleden sonra bakacağız.

Ancak diğer insanlara yardımcı olacağını düşündüğünüz sorunuz varsa

size şimdi söz hakkı vermeye çalışacağım. Bakalım sizi çeviri olmaksızın duyabilecek miyim?

Eğer sorunuz varsa. Evet. Orada iki kişi görüyorum.

Orta sıradan iki bayan. Buyrun.

Çok teşekkür ediyorum sayın Gardner.

Benim sorum çok yeni bir soru çünkü dinsel zekâdan bahsettiniz.

Orta Doğuya baktığımızda din gerçekten çok tartışılan bir konu.

Bizim toplumlarımızda eğitimciler bu türden bir Dinsel Zekâyı eğitimde nasıl kullanabilir?

Varoluşçu Zekâ’nın bir parçası olduğunu söylediğiniz Dinsel Zekâyı eğitimde nasıl kullanabiliriz?

Soruyu doğru anlamış mıyım emin olmak istiyorum.

Sanırım sorunuz bu slayt ile ilgili.

Ve eğer din, zekânın bir parçasıysa bunu eğitimde nasıl kullanılmalı diye soruyorsunuz?

Soru bu muydu?

Evet.

Ruhani konuların önemli olduğuna inanırım.

Her ne kadar kendimi öyle bir insan olarak görmesem de.

Bununla birlikte eğitimde ruhani içeriği desteklemememin iki nedeni var.

Bunlardan ilki ruhaniyet olağan dışı görüşle ilgili bir deneyimdir.

İnsanın nasıl hissettiğiyle ilgilidir, gizemli olaylarla, Tanrı da dâhil buna, ilişkili olmaktır.

Eğitimde insanların böyle bir eğitimi almalarını isteyebileceğimizi düşünmüyorum.

Bence bu kişiye göre olması gereken bir şeydir.

Eğitimde ruhani faktörlerin bulunmasında beni kaygılandıran diğer bir neden de

sizi hızlı bir şekilde dine yönlendirmesidir

ve insanlar farklı dini görüşlere sahiptir

ve bir dini diğer bir dinden üstün tutmadan din eğitimi vermek çok zordur.

Amerika’da 25 kişilik bir sınıfımız olabilir.

İçinde Katolik, Protestan, Yahudi ve Müslümanlar hatta Mormon mezhebinden insanlar olabilir.

Ve dini konular tartışmaya başlandığında, konuşulanları adilce gözlemlemek zor olacaktır.

Bu nedenle ben okul sonrası gidilecek ayrı yerleri tercih ederim dini eğitim için.

Eğer Yahudi iseniz İbranice öğreneceğiniz,

Müslümansanız Kuran'ı öğreneceğiniz yer okul sonrası kurslardır.

Çok iyi biliyorum ki Avrupa’da hükümet tarafından desteklenen birçok dini okul var.

Bu konunun uzmanı olduğumu düşünmüyorum, bu yüzden öyle özel meselelere değinmeyeceğim.

Ama sorduğunuz soruyla ilgili olarak şunu söyleyebilirim ki,

Varoluşçu zekâ olarak tanımladığım şey eğitimde gerçekten çok güçlü.

Çünkü nerdeyse okula gelen tüm çocuklarda dünyayla, gezegenlerle, havayla, hayvanlarla,

kendi kâbuslarıyla, rüyalarıyla, güçlü duygularıyla ilgili bir merak, bir hayret vardır

ve eğitim bu soru ve meseleleri tanımlamalı ve net bir cevap vermeksizin ele almaya çalışmalıdır.

Ölümü ya da aşkı tam olarak açıklayamayız

ancak bilim ve sanat bir çocuğun düşüncelerine, hislerine

bu gibi büyük soru ve meselelerde yalnız olmadığı konusunda katkıda bulunabilir.

Çocuklarda ilginç bulduğun bir nokta da çoğunlukla en iyi, en büyük soruyu sorar ama her zaman cevabı dinlemezler.

Ve bence öğretmen için sorun “Aslında çok iyi cevaplara sahibiz” deme halidir.

Burada bazılarınıza ters gelecek bir şeyi söyleyeceğim ama hiç biriniz için giz değil bu.

Küçük çocuklar diğer her yerdeki çocuklar gibi insanların nereden geldiklerini merak ederler.

Şimdi bu soruya İncil der ki, Tanrı evreni yarattı sonra bitkileri ve hayvanları yarattı.

6. günde kendi şeklinde insanları yarattı.

Ama bu bilimsel cevap değil.

Bilimsel cevaba göre milyonlarca yıl önce hayat başladı

ve doğal seleksiyon denen bir süreçle bitkiler ve hayvanlar,

basit tek hücreli canlılardan omurgasızlara, memelilere, maymunlara ve şempanzelere kadar gelişen

ve 5 milyon yıl önce insan ırkı bölünmeye başladı

ve bizler de onun bir ürünüyüz.

Bana göre çocukları insanların nereden geldiği konusundaki açıklamadan mahrum bırakmak yanlış.

Bazıları dini açıklamaya ilgi göstermezken bazıları da biyolojik olana ilgisiz kalıyor.

Şimdi bile Amerika’da evrim teorisini öğretmeyen eyaletler var.

Bence bu bir suçtur, yani hapse gönderen cinsten değil belki

ama insanlara hayatın nasıl başladığını anlatan bilimsel açıklamaya müsaade etmeyen bir suç.

Sonra istediğinize inanabilirsiniz ve bazıları, kimi büyük bilim adamları da dâhil olmak üzere

üzere iki görüşe de, dini ve bilimsel olana, inanmayı tercih ediyorlar, bu onların hakkı.

Böylece sorunuzu ele alırsak sanırım sizi ya da beni temin edecek gibi cevaplanmadı

ama en azından bu konularla ilgi ne düşündüğüm konusunda bakış açımı sundum.

Arka sırada oturan hanımefendiden de bir soru niye almayalım, evet.

Sorum dilsel zekâyla ilgili.

Dilin iletişim için olduğunu kabul edecek olursak

ki iletişim de bizim birbirimize mesajlar vermemizi sağlayan bir araçsa

müzik notaları, sayılar ve renkleri ve şekilleri de bir dil olarak kabul edersek,

Dilsel zekâ Çoklu Zekâ (ÇZ) kuramı içinde alanı daraltılmış bir zekâ alanı olmuyor mu?

Bu gerçekten iyi ve büyük bir soru.

Sorunu, temelinde birçok farklı iletişim şekilleri olan

ve bu farklı biçimleri bizim bildiğimiz kullandığımız anlamdaki dilden farklı olarak nasıl gördüğüm var.

Bu soruya bir ÇZ cevabım var ve bu da her zekâ alanının bir sembolik dizgide kodlanacak potansiyele sahip olduğudur.

Bu teknik bir tanım ama önemli de bir tanım.

Aslında bu aynı zamanda bir şeyin zekâ olarak tanımlanıp tanımlanamayacağıyla ilgili önemli bir ölçüttür de.

Sesler var her yerde şu anda da duyuyorum. Dışarı çıktığımda kuş sesleri duyuyorum.

İnsanlar da ses üretiyor. Ben demin ıslık çaldım.

Ama kültürlerimizde sesler nihayetinde müziğe dönüşür.

Ve bazı kültürlerde sembolik kayıtların çok gelişmiş örnekleri olan notaları oluştururuz.

Herkes uzamsal zekâya sahiptir, dünya üzerinde nerede durduğunu bilir ve kendini ona göre konumlandırır.

Ama resim çizmeye, heykel yontmaya ve harfleri yazmaya başladığımızda, bir çeşit uzamsal kodlama gerçekleştiririz.

Beden de dans ederken bir çeşit kodlamaya girer.

Varoluşçu zekâ çoğunlukla dini sistemlerle, resimlerle kodlanır.

Sorunuz teknik bir soru, aslında şöyle ki

bazı bilim adamları farklı sembolik kodlar arasındaki benzerliklerin oldukça fazla olduğunu,

bizim hepsini bir dil yeteneğinin değişkenleri olduğunu düşünmemiz gerektiğini tartışmak istiyor.

Ama ben böyle olduğunu düşünmüyorum.

Ben müziğin aktarıp da dilin aktaramadığı ya da dansın anlatıp da filmlerin anlatamadığı anlamlarla ilgileniyorum.

Ama insanların zihinlerinde birçok soru için, cevapları tanımlamak için, önceden ölçütler kararlaştırılmalı.

Yani 20 yy’ın en büyük dil bilimcilerden biri olan ve aynı zamanda politik görüşleriyle tanınan Chomsky,

dilin iletişim için olmadığını da söyler.

Dilin söz dizimiyle alakalı olduğunu söyler. Bu dilin çok dar bir tanımıdır.

Her neyse, her ikinize de sorduğunuz güzel sorular için teşekkürler.

Aslında sadece soruları yanıtlamayı isterim ama belki de bir süreliğine yazılı metnime dönmeliyim

çünkü bilimden eğitime gitmesi gereken konuşmanın ikinci bölümündeyiz.

Ben bu fikirleri ilk ortaya attığımda özellikle eğitimsel açıdan düşünmüyordum

ve gerçekte 1984-85'te bir grup öğretmen bana gelip

ÇZ'yı temel alan bir okul açmak istediklerinde afallamış, şaşırmıştım.

Daha önce hiç böyle bir şey düşünmemiştim

Aslında ÇZ ilk ortaya çıktığında tıpkı bir Roshan testi, örneğin mürekkep lekesi testi gibiydi.

Bilirsiniz birine böyle bir mürekkep lekesi gösterirsiniz; biri bunun annesini kucaklayan bir erkek çocuğu olduğunu,

diğeri ise karısını boğmaya çalışan bir adam olduğunu söyler.

Ve tabi ki her ikisi de değil o sadece mürekkep ama insanlar düşüncelerini mürekkep lekesinde yansıtırlar.

Demek ki insanlar eğitim programıyla, sınav yapmayla, gruplama dediğimiz ya da

hangi sınıfa hangi öğrencilerin konması gerektiğiyle ilgili takibi, her türlü çıkarımı planlamışlardı.

Ancak ben bunların hiçbirini söylememiştim.

Size daha sonra söyleceğim bir şeyi şimdi söyleyeceğim.

ÇZ’nın değişik kültürlerde nasıl kullanıldığıyla ilgili bir kitabımız çıkacak

ve içerisinde Türkiye ve Türkiye’de nasıl kullanıldığı ile ilgili de bir bölüm var.

ÇZ ile ilgili olarak en ilginç anlayış Şanghaylı bir gazeteciden geldi.

2004'te Çin'e gittim ve ÇZ'ya çok yoğun bir ilgi vardı.Nedenini ben de anlayamamıştım.

Birçok insana sordum ve gazeteci olan biri bana dedi ki; “Dr. Gardner, Amerika’da veliler ÇZ'yı duyduklarında,

tanımların kendi çocuğuyla ve o çocuğun ne konuda özel olduğuyla ilgili bilgiler olarak değerlendirdiler.

Örneğin çoçuk “Okulda iyi olmayabilirdi, atletizmde de iyi olmayabilirdi

ancak mükemmel bir kişilerarası zekâya sahipti” ve bu doğruydu.

Amerika’da insanlar son derece bireyseldir ve ÇZ kişisel olarak onlarda neyin özel olduğuyla alakalıydı.

Bana dedi ki “Çin’de insanlar ÇZ' yı duyduklarında,

her çocuğu 8 zeka alanında iyi yapmak zorunda olduklarını sandılar."

Yani “her çocuk dilsel, mantıksal, uzamsal, müziksel ve bedensel olarak yetişmesi gerek" diye düşünüldü.

Aynı bilimsel fikir tamamen farklı kullanımlara neden oldu.

Ve şahsen ÇZ’ya çok ilgim olmadı.

Hiçbir zaman benim teorimmiş gibi hissetmedim ve sadece bu yanlış bu doğru dedim.

Gerçekte 25 yıl boyunca ilk kez gerçekten üzülmüştüm.

1990’ların başında ÇZ’ya dayanan bir programın da Avustralya’da yaygın olarak uygulandığını öğrendim.

Arkadaşlarımdan biri bana “Düşüncelerinin burada nasıl kullanıldığından hoşlanmayacaksın” diye yazdı.

Ve arkadaşım haklıydı, fikirlerimin kullanılış tarzından hiç hoşlanmadım.

Beni daha da üzen olay ise, Avustralya’da listelenmiş bütün etnik ve ırkçı grupların

hangi zekâ alanlarına sahip olup olmadıklarını tartışıyor olmalarıydı.

Yani ırkçılık ve kökencilikle dolu bir sınıflandırma vardı ama bunun içinde bilimsel hiçbir şey yoktu.

Daha sonra Avustralya’da bir televizyona konuk oldum ve bunun söylediğimle uzaktan yakından alakası olmadığını.

bilim olmadığını, düzmece bir bilim olduğunu belirttim ve nihayetinde bu program ertelendi.

Böylece eğitimsel açıdan ÇZ'nın nasıl kullanılması gerektiği ile ilgili güçlü fikirlerim olmadı.

Ancak 25 yıl sonra şu iki sonuca vardım ve onları sizinle paylaşacağım.

Dünyanın her yerinde insanlar tek tip denen okulları desteklediler.

Bir tek tip okulda, herkes her şeyi aynı şekilde düşünür, aynı şekilde sınava tabi tutulur

ve adil olduğu düşünülür çünkü herkese aynı muameleyi yapıyoruzdur,

bu da kulağa çok adil geliyor.

Fakat uzun yıllar önce bunun adil olmadığını işaret ettim çünkü bu tek bir düşünce tarzını seçmekti,

her zaman aynı dil-mantık zekâsı ve ne kadar bu kalıba uyarsanız o kadar kolay bir eğitim sisteminiz olur.

Ancak dil-mantık zekânız yoksa eğitim sizin için bir hayal kırıklığıdır

çünkü herkes sizde işe yaramayan bir tarzda eğitim görmektedir.

Bu küçük slaytın dediğine göre, herkes günün birinde hukuk profesörü olacakmış gibi eğitiliyor

çünkü hukuk profesörleri bu tarzdan bir birleşik dil-mantık zekâsına sahip.

Bu nedenle tek tip okullar saydığım nedenlerden ötürü dünyada var olacaksa gerçekten adil değiller.

Ve bu yüzden benim eğitim diyebileceğim şey kişiye özgüdür, kişi merkezlidir

ve bu da her çocuğa en kolay şekilde öğrenebileceği,

öğrendiğini gösterebileceği bir yol vermek demektir.

Bu çok radikal bir fikirdir.

Bu tarz bir eğitimi ancak bir tek grup alabilir onlar da varlıklı insanlardır.

Çünkü varlıklı insanların özel öğretmenleri vardır

ve öğretmenin görevi, çocuğun hangi zekâsı güçlü olsun ya da olmasın öğretmektir.

Ancak insanlık tarihinde ilk kez gerçekten eğitimi bilgisayarlar sayesinde daha çok kişiselleştirebiliyoruz.

Çünkü bilgisayarlar birçok şekilde öğretebilir, çok sabırlıdırlar

ve eğer bir yol işe yaramazsa, başka bir yol deneyerek öğretmeye programlanabilirler.

Böylece Jan Jack Russo’nun, 1920’lerde Türkiye’ye gelen John Dewey’in

ve son zamanlarda benim gibi insanların hayali olan bireyselleşmiş eğitim gerçekleştirilmiş olur.

21.yy’da daha da yaygınlaşması olası

çünkü öğretmenler dijital ortamlarla desteklenebiliyorlar.

Ama bu bilgisayarlardan önce eğitimi bireyselleştiremeyeceğimiz anlamına gelmiyor.

Birçok insan öğrenme güçlüğü çeken çocuklara yardımcı olmak için ÇZ fikirlerinden faydalandı.

Bir çocuk okulda işlerini iyi götürüyorsa onda ÇZ’yi kullanmanın gereği yoktur.

Böyle bir durumda sadece şükretmelisiniz eğer bu sizin çocuğunuzsa iki kere şükredin.

Ama eğer çocuğunuz problemler yaşıyorsa o vakit bir çok zekâ fikri kullanılabilir

çünkü belki ders farklı bir şekilde işlenirse ya da çocuk anladığını gösteren farklı bir yol bulursa,

o zaman daha başarılı bir eğitim ortaya çıkmış olur.

Ve yarın sabah size aynı konuyu nasıl birçok farklı şekillerde anlatabilirizin örneklerini sunacağım.

Şimdi şu iki fikri tekrar edeyim

çünkü 25 yılın ardından kanımca iki önemli eğitim fikri ortaya çıkıyor.

Birincisi “bireysel eğitim”; her çocuk hakkında mümkün oldukça bilgi sahibi olun,

her çocuğa uygun şekillerde öğretin ve değerlendirin.

her çocuğa uygun şekillerde öğretin ve değerlendirin.

İkincisi, her ne öğretiyorsanız farklı yollardan öğretin

çünkü böylece daha çok çocuğa ulaşabileceksiniz

çünkü bazı çocuk dili kullanarak daha iyi öğrenir, bazısı sanatta iyi öğrenir,

kimisi kendi deneyimiyle, kimisi grup çalışmalarıyla daha iyi öğrenir.

Eğer bir şeyi farklı yollarla öğretirseniz, o zaman uzman olmak neymiş gösterirsiniz.

çünkü uzman, bilgisini çok farklı şekillerde ortaya koyan kimsedir.

Çok iyi bildiğiniz bir şeyi düşünün; kendinizi, ailenizi, evinizi, çevrenizi, hobinizi,

terimin kendisini kullanmadan önce onu birçok sembolle ifade edebilirsiniz.

“Ben” hakkında konuşabilirsiniz, onunla ilgili şakalar yapabilir, bir şema oluşturabilir, canlandırma yapabilirsiniz.

İşte bunlar sizin o alanla ilgili evrim teorisi olsun geometri olsun bilgi biçimlerinizdir,

onu birçok değişik yoldan düşünebilirsiniz.

Bu ikisi en güçlü eğitim uygulamalarıdır.

Ve eğer öğretmenlere öğretmenlik yapıyorsanız, bu arada aranızda kaçınız çocukların

ya da üniversitede öğretmenlerin öğretmenisiniz?

Neredeyse çoğunuz.

Rektör idarecilerin öğretmenidir ve önceden üniversitede bir öğretmendi.

ÇZ’da yapabileceğiniz iki şey var:

mümkün olduğunca eğitimi bireyselleştirmek, önemli dersleri bireyselleştirebildiğiniz kadar çoğaltın.

Ve eğer bir hafta, ay ya da bir yıl beraber olsak, bunun üstünde çalışır,

farklı profillerdeki öğrencileri inceler, o çocuğa nasıl öğretiriz, bu çocuğu nasıl değerlendiririz der

ve ister cebir öğretelim ister Türk tarihi, ister Bizans sanatı öğretelim

önemli olduğunu düşündüğünüz şeyleri alır ve öğrettiklerinizden önemli olduğuna inandıklarınızda,

“ne gibi farklı yollar izlenebilir”i tartışırdık.

Bir kaç gün önce İstanbul’da Yerebatan Sarnıç’ına gittim,

gerçekten su elde etmenin, suyu hareket ettirmenin, temizlemenin karmaşık bir yolu.

Onu öğretmenin birçok yolu var.

Çok tecrübe ettiğim diğer bir konu da insanların teoriyi nasıl yanlış anladığıdır.

Teori aslında çok basit görünse de, bizim yedi ya da sekiz zekâmız var

ve onu yanlış anlamanın birçok yolu var.

Ve bir sonraki on dakika da yanlış anlamalar üzerine konuşacağım.

Birincisi, ÇZ eğitimsel bir hedef olamaz.

Eğitimsel hedefler “değer ağı”ndan oluşur.

İlk soru soran kişi dini eğitimi nasıl gerçekleştirmemiz gerektiğini sordu.

ÇZ size din eğitimi yapıp yapmamanız gerektiğini söyleyemez. Bu bir değer yargısıdır.

Ama eğer din eğitimi yapmak istiyorsanız belki ÇZ size bu konuda yardımcı olabilir.

Demek ki farklı eğitimsel hedefler var.

Benim öncelikli eğitimsel hedefim, üçüncü konuşmamda da belirteceğim üzere, anlamak için öğretmek.

Ve o zaman bu hedef doğrultusunda ÇZ’ları nasıl kullanılabileceğiniz konusunda konuşacağım.

Ancak sizin hedefiniz teknolojik ilerleme, küresel bir topluluğa hazır olma

ya da kilisenizin iyi bir üyesi olmak olabilir.

Size hedefleri veremem belki ama hedefleri belirtirseniz sizin oraya ulaşmanız için yardımcı olabilirim.

İkinci nokta ise son derece önemli.Ve bu neredeyse her yerde yanlış anlaşıldı

Konu şu: bir bilimsel teori çok iyi oluşturulmuş olsa bile

size eğitimde ne yapmanız gerektiğini söyleyemez. Neden?

Çünkü her bilimsel teori buna ÇZ da dâhil çok farklı eğitimsel uzantılara sahiptir.

Ve bazıları gerçekten çelişkilidir.

Size bir örnek vereyim.

Diyelim ki insanlar farklı zekâlara sahiptir. Bu son derece açık ve net.

Bunu, izleyip dilde iyi olan insanları bir araya koyarak

ya da farklı bir izlemeyle dilde iyi olmayanları bir araya koyarak

ya da karışık bir grup oluşturup dilde iyi olanlarla

müzikte, uzamsalda ya da her neyse bir araya konmalıdır deyip bir iddia ortaya atabilirsiniz.

Bilim size ne yapmanız gerektiğini söyleyemez. Bu bir değer ve tutum meselesidir.

Ve böylece ben size iki ana talebimi söylüyorum: bireyselleştir ve çoğalt.

Ama bunlar benim değer yargımdır.

Eğer herkesin aynı olmasını isterseniz, o zaman tek düze bir okulunuz olmalı

ve mümkün olduğunca ÇZ'dan uzak durmalısınız.

Ve bazı inançlar; bu kısmı biraz hızlı geçeceğim zira daha giriş bölümündeyiz.

Evet, zekâ bir duyusal sistem değildir.

Çoğu insan görsel ya da işitsel zekâ hakkında konuşurlar.

Ama bence zekâ, duyulardan bilgi geldiğinde daha merkezi bilişsel bir alanda oluşan bilgiyi işlemektir.

Somutlaştırmak gerekirse, Dil zekâsı bir şeyi okurken ya da dili duyarken,

eğer körseniz Brail alfabesine ya da diğer dokunsal işaret sembolleriyle hissederken çalışır.

Yani insanlar Görsel Zekâdan bahsederken ÇZ'larını kullanmazlar.

Ve bu vurgulanması gereken bir şey çünkü insanlar sık sık çocukların görsel olduğuna vurgu yaparlar.

Ancak bunu çocuklar okuyamadığında daha çok kullanırlar.

Tabi ki okumak görsel bir iştir ancak aynı zamanda dilseldir de.

Çocuk okuyamıyor çünkü dilsel bir problem var, görsel problemden kaynaklanmıyor.

Çoğu insan zekâ kelimesini stil kelimesinden farksız olarak kullanıyor.

Hangi dille uğraşırsanız uğraşın bir ifade ya da bir öğrenme stiliniz vardır.

20 yy’ın sonlarında kullanılan son derece yaygın bir eğitim terminolojisidir bu.

Ancak stil bir şeylere nasıl yaklaştığınızla alakalıdır.

Onlara düşünerek mi dürtüsel olarak mı, organize olarak mı ya da karmaşa içinde mi yaklaşırsınız?

Zekâ ise bilgisayarınızın nasıl çalıştığıyla ilgili basit bir ifadedir.

Eğer kolay dil öğrenebiliyorsanız, kolay şiir yazabiliyorsanız,

kolayca tartışabiliyorsanız, iyi bir dilsel zekânız vardır.

O zekâyla kullanacağınız herhangi bir stilden bahsetmez.

Belki de bu en önemli ayrımıdır ancak ne yazık ki bir şekilde tekniktir

ve bu da zekâyla bilim dalı ya da bilgi alanı arasındaki karmaşadır.

Bilgi alanı ya da bilim dalı, insanları uzmanlık alanlarına göre toplumda düzenleyen

ya da sıraya koyan her türlü aktivitedir.

Yani her akademik dal bir bilim alanı,

her çalışma alanı bir bilim alanı, her sanat ya da zanaat bir bilim alanıdır.

Burada Burdur’da fark ettim; sarı sayfalı telefon rehberleriniz var

ve rehberdeki listeleme toplumdaki bilgi alanına göre sıralanmış.

Aşçı olmaktan tutun muhasebeci olmaya ya da zanaatkâra her şey bir bilim alanıdır.

Bazen bilim alanları zekâyla aynı telaffuz edilir.

Burada geleneksel Türk müziği çalan yaylı çalgıcılarımız vardı

ve ben de siz de bu insanların Müziksel Zekâlarını kullandıklarını düşündük

ve büyük bir olasılıkla da öyleydi.

Ancak daha önce de söylediğim gibi Bedensel Zekâlarını da kullanıyorlardı.

Seyirciyle iletişim kurmak için Kişilerarası Zekâlarını,

solist olup kendi yorumlarını katarlarsa İçsel Zekâlarını,

tahtadaki notaları okumak için de Uzamsal Zekâlarını kullanıyorlar.

Demek ki müzisyenler çoğu zekâ alanlarını kullanabiliyorlar.

Bazı insanlar iyi satranç oyuncusudur çünkü mantıklılardır,

bazıları da iyi satranç oyuncusudur çünkü uzamsallardır,

bazıları da iyi satranç oyuncusudur çünkü iyi bir Kişilerarası Zekâya sahiplerdir

ve elemanların ne gibi bir savunmanın ya da saldırının rakibe karşı işe yarayacağını hesaplayabilirler.

Bu nedenle, belli bir bilim alanında ne gibi bir zekânın kullanılıyor olduğundan kesin emin olamayız.

Bu niçin önemli peki? Diyelim ki bir çocuğa matematik öğretiyorsunuz.

Belli ki çocukta Matematiksel Zekâ var ve bu büyük bir avantaj.

Ancak bazı çocukların iyi Mantıksal Zekâları olmayacak.

Ve sonra esas engel matematiği uzamsal, dilsel veya bedensel zekâyla öğretmek olacaktır.

Her bilim dalının bir zekâ alanıyla öğretilebileceğini söylemiyorum. Eminim bu doğru da olmaz.

Ama herhangi bir bilim dalının birden fazla yolla öğretilebileceğinden eminim.

Öğretmenler olarak bizler için en büyük mesele

“Bu bende işe yaradı bu yüzden her öğrencide de işe yaramalıdır,” demek değildir.

Bunun yerine şunu demeliler: “Bu bende işe yaradı ancak her çocukta işe yaramayabilir,

cebiri, tarihi, kartografiyi ya da astronomiyi farklı zekâ türlerini kullanarak nasıl öğretebilirim?”

Diğer soruyu atlıyorum çünkü sözel sorular için ayırmış olduğum zaman tamamlanmış bulunmaktadır.

İtalya'daki Reggio Emilia okul öncesi okullarının birden büyük bir destekleyicisi ve hayranı oluverdim.

Bana göre bu okullar son 50 yılda tüm dünyada kurulmuş en yenilikçi okullar.

Ve bu okullar benden herhangi bir destek almaksızın geliştirildiler

ancak Reggio Emilia’da çocuklar yüzlerce dil hakkında görüşürler.

Çocukların çok sayıda zekâsı ve alt zekâsı olduğunun farkına varılmış

ve bunlar hayatın ilk dönemlerinde uyaranlara açıktır.

Çok konuştuğuma göre fazla yorum yapmaksızın size Reggio Emilia'dan görüntüler göstereceğim.

Burası Reggio'nun Diana Okulundaki avlusu.

Çocukların el işleri ve diğer alanlarda kullandıkları ucuz malzemeleri sergilemenin güzel bir yolu.

Daha küçükken başlıyorlar.

Çocuklar grup içinde birçok el işi çalışması yaparak bireysel çalışıyor.

Her sınıfta çocuklara yüzlerce farklı ifade biçimini ya da 7-8 zekâ alanını geliştirmeye yardımcı olup

bu malzemelerden sorumlu olan “atayista” dedikleri kişilerden var.

Bilim dediğimiz şey uygulamalı olarak öğretiliyor.

Suyla, ışıkla, gölgeyle, makinelerle birçok deney yapılır.

30 yıldır ziyaret ediyorum ve bu okullarla ilgili en dikkat çekici şey de,

okulun programını öğrencilerin belirlemesidir.

Eğer okulun ilk günü öğrencilerin dikkatini gölgeler ya da kuş kafesleri

veyahut şehir merkezindeki aslanlar ya da sınıftaki faks makinesi çektiyse,

sınıf o konu üzerinde aylar geçirebiliyor.

Ve her gün öğretmenler ne olup bittiğini gözden geçirmek için toplanırlar.

Her şey belgelenir ve bir sonraki günün planı o gün ne olmuşsa ona dayandırılarak yapılır.

Bu fevkalade bir şey. Bununla ilgili çok şey yazıldı.

Eğer bir arama motoruna girerseniz eminim Reggio Emilia hakkında çok şey öğreneceksiniz.

Sanırım bu konuyla ilgili yazılmış Türkçe yazılar da var. Bu konuyla ilgili bilgi sahibi olan var mı?

Evet.

Elbette zekânın nasıl ölçüldüğünü öğrenmek istiyorsunuz.

Bu Amerika’da sorulan ilk soru olmuştur.

Ve ben bunun kalem kâğıtla yapacağınız testlerle olacağını düşünmüyorum.

Aslında ben dâhil birçok insan her şeyi bilmekten ziyade kalem kâğıt testlerinde daha iyiyiz

çünkü bu tarz testler genellikle dilsel, mantıksal zekaları kullanarak çözebilirsiniz,

eğer iyi bir test yapıcısıysanız daha zeki görünebilirsiniz.

20-25 yıl önce Spektrum Projesi adı altında bir proje geliştirdik.

Spektrum Projesi tıpkı Reggio’deki gibi zengin bir sınıf atmosferi oluşturarak,

spektrum sınıflarında çekici oyunlar ve aktiviteler geliştirerek

çocukların zekâlarını ölçmek için yapılan bir denemeydi.

Bir yıl boyunca neleri yapmaktan hoşlandıkları, nelerde iyi oldukları,

hangi konuları keşfetmekten korktukları

ve onlara bunu keşfetmeye yardımcı olmak konusunda çocukları gözlemleyerek

3.4.5,6, ne kadar küçük olursa olsun basit bir dille açıklamaya çalışan bir Spektrum raporu hazırladık.

Bu Spektrum yaklaşımıdır. Çocukların ayırıp birleştirmesi için mekanik nesnelere sahiptik.

Bazen öğretmenlerin oldukça aptal diye düşündüğü çocuklar vardı

ve bu çocuklar bu işi öğretmenlerinden bile iyi yaptılar

ve bu durum öğretmenleri son derece şaşırttı.

Fazlaca müzik materyalimiz vardı.

Bunlar çocukların kendi müziklerini yaptıkları

ya da kendi dünyalarında meydana gelen sesleri çaldıkları Montessori zilleriydi.

Küçük çocukların nesneleri oluşturmak, onlarla ilgili hikâyeler anlatmak,

ışık oyunları ve drama yapmak için çok fırsatları vardı.

Sınıfa çıplak gözle ya da büyüteç altında incelemelerini sağlamak,

onları nasıl tanımladıklarını, sınıflandırdıklarını görmek için çocuklara birçok nesne getirdik.

Oynamaları için oyunlar vardı. Çoğu oyun çocukların sayısal becerilerinin ortaya çıkarır.

Ama satranç gibi daha önce bahsettiğim oyunlar Kişilerarası Zekâyı da ortay çıkarır.

4 yaşına değin eğer hile yapıyorsanız bu sizin gelişmiş olduğunuzun açık bir göstergesidir.

Çünkü hile yapıyorsanız sizin bildiğiniz şeyin karşınızdakinin bilemeyeceğini anlarsınız.

4 yaşından sonra hile yapmayı desteklemiyoruz ancak maalesef bu konuda iyi değiliz

ama bu sizin Sayısal ve Kişilerarası Zekânızı ölçmenin bir yoludur.

Bu ise araştırmacılarımızdan biri tarafından geliştirilen zekice bir oyundur.

Çocuklara farlı büyüklüklerde bloklar, şekiller ve ayaklar veririz

ve onlardan yeniden, küçük olarak sınıfı oluşturmalarını isteriz.

Böylece Uzamsal Zekâyı ölçeriz.

Sonra tahta parçaları ve üzerlerine yapıştırılmış öğrenci ve yetişkin fotoğrafları vardır

ve çocuğa kim kiminle oynar, kim kimden hoşlanır, dün bunlar ne yapıyordu gibi sorular sorarız.

Kişilerarası Zekânın ölçülmesi için çok hoş bir yol.

Çocuk insan alanının ne kadar farkında?

Şimdi bana “Bir spektrum sınıfına sahip olmak çok fazla iş yükü getirir,” diyebilirsiniz.

Fakat burada anlattığım birçok şey bilgisayar ortamında yapılabilir ve bir sefer program geliştirildi mi,

İkinci Hayat'taki (Second Life, bir bilgisayar oyun programı) gibi bir sanal gerçeklik sağlanabilir.

Bazılarınız İkinci Hayat’ı ziyaret etmiş olabilirsiniz

ve bu şekilde zekâların doğru ölçümü internet üzerinden de yapılabilir.

Yine her hangi bir bilgim olmasa da tamamen fikirlerime dayanarak söyleyebilirim ki,

Güneybatı Danimarka’da Danfoss Universe adında bir yer var.

Bu bir lunapark ve içinde Explorama adında bir bina var.

Explorama içinde 5 yaştan 50 yaşına kadar herkesin oynayabileceği 50 oyun ve görevden oluşuyor

ve bu görevlerin her biri farklı zekâ türleriyle geliştirilmiş.

Bu görevler çözüm bulmak için farklı zekâ türlerini kullanmanız gerekiyor.

Gerçekten kendi zekâ alanlarınızı keşfetmenin muhteşem bir yolu

ve Danfoss’a gittiğinizde bonus olarak size ufak bir kişisel yardımcı veriliyor

ve böylece siz hangi oyunlarda ne kadar yapabileceğinizi tahmin edebiliyor,

sonrasında haklı olup olmadığınızı ve İçsel Zekânızın ne ölçüde olduğunu

kendi zihninizi ne kadar tanıdığınızı görüyorsunuz.

ÇZ eğitimde radikal bir fikir de olsa,

bu fikirden yola çıkarak eğitimi çoğullaştırma ve bireyselleştirmenin yanı sıra

buna uygun ölçme ve eğitim yaklaşımları geliştirebilmiş insanlar bulunmaktadır.

Bu yüzden ÇZ'nın gelecekte araştırma ve geliştirme anlamında

nerelerde olacağıyla ilgili düşüncelerimi açıklayarak konuyu toparlayacağım.

Dört şeyden bahsedeceğim.

İlk olarak zekâ kavramını ne kadar geniş tutmalıyız?

Muhtemelen Danial Goleman'ı tanıyorsunuzdur. Duygusal Zekâ adında bir kitap yazdı.

Sonra “Sosyal Zekâ” adında başka birini ve son kitabı “Ekolojik Zekâ” da henüz çıktı.

Gerçekten çok iyi, çok ilginç bir kitap.

Bazıları “Ahlak Zekâsı”ndan bahsederler.

Son 8 aydır hepimiz “Finansal Zekâmızı"kullanmış olabiliriz.

Sanırım zekânın tanımını ve kullanımını genişletmeliyiz.

Ancak inanıyorum ki bir takım kriterlerimiz olmak durumunda yoksa her şey bir zekâ olarak tanımlanabilir.

İnsanların kullanma tarzından hoşlansak ya da hoşlanmasak da bir zekânın varlığı bizi şaşırtmamalıdır.

Bu konudan diğer konuşmalarımda bahsedeceğim.

Ancak hem Slobodan Miloseviç hem de Nelson Mandela fazlaca Kişilerarası Zekâya sahipti.

Belli bir şekilde davranmaları insanları etkileyebiliyorlardı.

Farklı olan zekâlar değildi, farklı olan zekânın değerleri ve kullanımlarıydı.

İlk başta söylediğim gibi birçok insan zekâyı kusursuz ölçen araçları bulmak istiyor,

basit kalem kâğıt testleri heyhat Binet- Terman

ya da en uygun beyin dalgası ölçümleri gibi.

Bence bu yanlış bir düşünce.

Zekâ ya da zekâlar için nihai bir testin bulunabileceğine inanmıyorum.

Dahası ben en iyi ölçü araçlarının bağlamsal olacağını düşünüyorum.

Spektrum sınıfları ya da Danfoss Universe gibi ortamlar yaratarak

ya da çoklu ortam bilgisayarlarıyla insanların bu tarz ortamlarda nasıl hareket ettiklerini gözlemek gibi.

En nihayetinde toplumlar ve değer verdiğimiz şeyler de değişir.

Eğer bir Amerikalıya bugün Amerika'nın en zekisi kim diye soracak olursanız,

hepsi size Bill Gates diyecektir. Belki de o’dur.

Ama Bill Gates 100 yıl önce yaşamış olsaydı, ona aynı değeri verirler miydi bilemeyiz.

Kuşkonmaz gibi bir adam. Eğer kuşkonmaz sendromunu biliyorsanız, ki bir çeşit sanatsal bir farklılıktır.

Yaşlandıkça zekâ alanlarımıza ne olacak diye merak ediyorum.

Siz buna benzemeyebilirsiniz belki ama benim arkadaşlarım buna benziyor.

Ve ben hepimizin giderek kendine has bir karaktere sahip olacağına inanıyorum.

Ama bu diğerleri için bariz değildir. Son bir buçuk saattir burada kibarca oturuyorsunuz

ve ben hangi zekâ alanlarınızı kullandığınızı bilmiyorum

ama eğer aklınıza, beyninize bakabilseydim, ki bakamam,

bazınızın pekâlâ buna mantık ve düzen açısından baktığınızı,

kiminizin hikâye şeridi şeklinde düşündüğünüzü,

bazınızın nasıl bir adam diye beni değerlendirdiğini, beni sevip sevmediğini,

beni öğretmeni olarak isteyip istemediğinizi,

bazılarınızın günün geri kalanını ve nasıl idare edeceğinizi düşündüğünüzü görürdüm.

Ve kişisel zekâ profillerimizi kullanmaya başlarız.

Yaşlandıkça önem kazanan bir şey de nasıl öğrendiğini anlayan

ve yaşlandıkça daha zorlaşmasına rağmen öğrenmenizi sürdürecek ortamları oluşturmaya çalışan

ve üst bilişini kullanan biri olmanızdır.

Bu konu hakkında konuşmaktan hoşlanmıyorum

çünkü yaşlandıkça aklınızı nasıl korumanız gerektiği konusunda hızla uzmanlaşıyorum.

Yapacağım dört konuşma boyunca bu konuya değineceğim.

Zekâ alanları gerçekten muhteşemdirler ve umarım hepiniz bunların çoğuna sahipsinizdir.

Ama son 15 yılda ilgilendiğim şey zekâ alanlarımızı ne için kullanıyor olduğumuzdur

çünkü bu sabah zekâ alanları hakkında konuştuk, öğleden sonra da yaratıcılık hakkında konuşacağız.

Zekâ ve yaratıcılık doğasında ahlak dışı şeyleri barındırır.

Bu şu demek, Mandela gibi bunu iyi şeylerde

ya da Miloseviç gibi şeytani işlerde kullanabilirsiniz demek.

Usame Bin Laden ise gerçekten yaratıcı.

Bu tartışma götürmez ancak yaratıcılığını kullanma tarzını gerçekten onaylamıyorum.

Ben Leonardo Da Vinci ya da Thomas Edison’un yaratıcılığını tercih ederim.

Yani benim yaşamımda ilgilendiğim şey,

İnsanların ortaya çıkardığı esaslı eserlerdir.

İnsanların mükemmellikle ahlakı birleştirdiğinde,

zekâlarını ve yaratıcılıklarını olumlu olduğunu düşündüğüm amaçlar doğrultusunda,

başka insanlara ve dünyaya faydalı olacak şekilde kullandıklarında yaratılan eserler

Tabi ki çoğu insan tam olarak katılmasa da

ben zekâlarını ve yaratıcılıklarını bencilce kullanan insanlar

ve bunları daha özverili, cömert ve insancıl kullananlar için sanırım esaslı bir test üretebilirim.

Ve bugünkü konuşmamı ünlü bir Amerikan filozofu olan Ralf Waldo Emerson’un en sevdiğim cümleleriyle bitireceğim.

Doğrusu bu onun bir kitap evinde alışveriş çantası üzerinde resmedildiği resimdir,

yani buna benzeyip benzemediğini bilmiyorum.

Ancak zekâ alanları üzerine çalışmalar yaptım ve Emerson’un “Karakter zekâdan daha önemlidir,” görüşüne,

ister zekânızı etik, dürüst amaçlar için

ister sadece bencilce amaçlarınızı ilerletmek için kullanın siz neyseniz o'sunuzdur diyerek katılıyorum.

Bence bu çok çok önemli.

Tahmin ediyorum ki siz de aklımızı nasıl kullanmamız

ve ne gibi bir karakter geliştirmemiz gerektiğinin önemine inanıyor olmasaydınız burada olmazdınız.

Deneyimlerinizi Paylaşın
  • Bu videoda anlatılan konuda deneyimini paylaşan bulunmamaktadır.
    Konuyla ilgili deneyimini ilk paylaşan siz olabilirsiniz.