Ken Robinson Diyor ki; "Okullar Yaratıcılığı Öldürüyor."
© TED.com
Ken Robinson konuşmasında, eğitim sistemini çocuklarımızda varolan yaratıcılığı azalttığı konusunda eleştirmekte ve gelecekle yüzleşebilmeleri için çocuklarımızı bütün olarak, her yönleriyle eğitmemiz gerektiğinden bahsetmektedir.
Ken Robinson diyor ki; "Okullar yaratıcılığı öldürüyor."
Günaydın. Nasılsınız? Harika gidiyor, değil mi?
Bütün bunlar beni yenilgiye uğrattı.
Hatta ben gidiyorum.
Konuşmak istediğim konu ile ilgili konferans boyunca değinilmeyen üç tema var.
Bunlardan birisi, izlemiş olduğumuz tüm sunumlarda kanıtlarını gördüğümüz ve buradaki herkesin sahip olduğu,
insanın yaratıcılığı konusu, bunun çeşitleri ve boyutları.
İkincisi ise, bu yaratıcılığın bizi gelecekle ilgili hiçbir fikre sahip olmadığımız bir noktaya getirmesi.
Yaratıcılığı nasıl kullanacağımız konusunda hiçbir fikrimiz yok.
Eğitime ilgi duyuyorum.
Aslında gördüğüm kadarıyla herkes eğitime ilgi duyuyor, öyle değil mi?
Bunu çok ilginç buluyorum.
Bir akşam yemeği davetindeyseniz ve eğitim alanında çalıştığınızı söylerseniz,
açıkçası, eğitim alanında çalışıyorsanız yemeklere sık gidemezsiniz,
çünkü eğitim alanında çalışıyorsanız davet edilmezsiniz.
İlginç bir şekilde asla sizi bir daha davet etmezler. Bu bana garip geliyor.
Fakat diyelim ki böyle bir yemektesiniz ve birisi size “Ne işle meşgulsünüz?” diye sordu
ve siz de eğitim alanında çalıştığınızı söylediniz, yüzlerinin bembeyaz olduğunu görebilirsiniz.
“Aman Tanrım, neden ben?” diye düşünürler.
“Haftada yalnızca bir gecem var ve o da gitti.”
Fakat onların eğitim durumlarını sorduğunuzda sizi duvara çivileyebilirler
çünkü insanlar için derin meselelerden birisi de eğitim, öyle değil mi?
Tıpkı din, para ve diğer şeyler gibi. Bu yüzden, eğitime büyük bir ilgi duyuyorum ve sanırım hepimiz öyle.
Böylesine büyük bir ilgi duymamızın nedeni kısmen,
tahmin edemediğimiz geleceğe bizi eğitimin götürecek olmasıdır.
Düşünecek olursanız, bu yıl okula başlayan çocuklar 2065 yılında emekliye ayrılacaklar.
Son dört gündür burada geçit töreni yapan tüm uzmanlığa rağmen
dünyanın 5 yıl sonra nasıl bir yer olacağı konusunda hiçbir ipucu yok
ve ama yine de bu çocukları o geleceğe hazırlamak için eğitmekteyiz.
Dolayısıyla, bence bu tahmin edilemezlik olağanüstü.
Ve üçüncü konu ise, hepimizin kabul ettiği üzere.
çocukların sahip olduğu gerçekten de olağanüstü kapasite; yenilikçilik kapasitesi.
Yani, dün gece Serena bir harikaydı, öyle değil mi? Yapabildiklerine bakacak olursak.
tüm çocukluk içerisinde değerlendirdiğimizde, deyim yerindeyse, pek de olağanüstü değil.
Burada gördüğümüz şey, bir yeteneğini keşfeden bir insanın kendisini buna olağanüstü adamasıdır.
Ve benim düşünceme göre, bütün çocuklar muazzam yeteneklere sahip
ve biz onları oldukça acımasızca israf ediyoruz.
Bu yüzden eğitim ve yaratıcılıktan söz etmek istiyorum.
Bana göre artık yaratıcılık, eğitimde okuryazarlık kadar önemli
ve ona da aynı şekilde davranmalıyız.
Teşekkür ederim.
Söyleyeceklerim bu kadardı. Çok teşekkür ederim.
Evet, 15 dakikamız daha varmış.
Ne diyorduk, ben doğduğumda…Hayır.
Geçenlerde, resim dersindeki küçük bir kız ile ilgili harika bir hikâye duydum, bunu anlatmayı seviyorum.
Bu kız altı yaşındaymış ve en arkada bir şeyler çiziyormuş.
Öğretmen, bu kızın dersle hiç ilgilenmediğini söylermiş. Ama bu derste kız çok ilgiliymiş.
Öğretmen bu durumdan etkilenmiş, kızın yanına gitmiş ve ona “Ne çiziyorsun?” diye sormuş.
Kız, “Tanrının resmini çiziyorum” demiş. Öğretmen de, “Ama kimse Tanrının neye benzediğini bilmiyor” demiş.
Kız, “Bir dakika sonra bilecekler,” demiş.
Oğlum İngiltere’de dört yaşındayken,
aslında sadece orada değil her yerde dört yaşındaydı, gerçekten,
doğruyu söylemek gerekirse, o yıl gittiği her yerde oğlum dört yaşındaydı.
Hz İsa’nın Doğuşu oyununda rol almıştı. Öyküyü hatırlıyor musunuz?
Hayır, bu büyük, büyük bir öyküydü. Mel Gibson devam filmini yapmıştı. İzlemiş olabilirsiniz: “Doğuş II.”
James, bizi çok heyecanlandıran Yusuf rolünü oynuyordu. Bunun başrollerden biri olduğunu düşünüyorduk.
Mekânı, tişörtler giyen ajanlar tıka basa doldurmuştu: James Robinson Yusuf’u oynuyor”.
Konuşması gerekmiyordu fakat üç kralın bir araya geldiği bölümü bilirsiniz.
Birbirlerine hediyeler getirirler, altın, tütsü ve sarı sakız verirler.
Bu anlattığım gerçekten oldu. Orada oturuyorduk ve sanırım senaryonun dışına çıkmışlardı,
çünkü daha sonra küçük çocukla konuştuğumuzda, “Doğru yaptığına emin misin?” diye sorduk.
O da, “Evet, neden? Yanlış olan neydi?” dedi. Sonuçta hediye alıp vermişlerdi işte.
Neyse, 4 yaşındaki üç çocuk, başlarında havlularla geldiler ve kutuları koydular, ilk çocuk, “Size altın getirdim,” dedi.
İkinci çocuk, “Size sarı sakız getirdim,” dedi.
Üçüncü çocuk ise, “Bunu Frank gönderdi,” dedi.
Bütün bunların ortak noktası şu; çocuklar şanslarını denerler.
Bilmedikleri konularda bile denerler. Yanlış mıyım? Hata yapmaktan korkmazlar.
Şimdi, hata yapmak ile yaratıcı olmanın aynı şey olduğu söylemiyorum.
Ancak bildiğimiz şey, hata yapmaya hazır değilseniz asla orijinal bir şey bulamazsınız.
Hata yapmaya hazır değilseniz.
Ve yetişkinliğe kadar geçen süreçte çocukların çoğu bu yeteneklerini kaybederler.
Hata yapmaktan korkmaya başlarlar, bu arada şirketlerimizi de bu şekilde yönetiriz. Hataları aşağılarız.
Üstelik uyguladığımız milli eğitim sistemlerinde, hata, yapabileceğiniz en kötü şeydir.
Ve bunun sonucunda insanları yaratıcı yeteneklerini kaybedecekleri şekilde eğitiyoruz.
Picasso'nun bir sözü var. "Tüm çocuklar sanatçı doğar" demiş. Sorun, büyüdükçe sanatçılığımızı koruyamamamızdır.
Büyüdükçe yaratıcılığımızın geliştiğine değil, aksine yaratıcılığımızı kaybettiğimize yürekten inanıyorum.
Daha doğrusu, eğitildikçe bu özelliğimizi kaybediyoruz. Peki, bunun sebebi ne?
Beş yıl öncesine kadar Stratford-on-Avon’da yaşıyordum.
Aslında, Stratford’dan Los Angeles’a taşındık.
Dolayısıyla, Los Angeles’ı bilenler, ne kadar sorunsuz bir geçiş gerçekleştirdiğimizi hayal edebilirler.
Aslında, Stratford’un hemen dışında, Shakespeare’in babasının doğduğu Snitterfield'da yaşıyorduk.
Aklınıza bir şey geldi mi? Benim gelmişti.
Shakespeare’in bir babası olabileceğini düşünmüyordunuz, değil mi? Yanılıyor muyum?
Çünkü Shakespeare’i hiç çocuk olarak düşünmemiştiniz, öyle değil mi? Shakespeare’in yedi yaşında olduğunu?
Ben hiç düşünmemiştim. Yani, hayatının bir noktasında yedi yaşındaydı. Birisinin İngilizce dersindeydi, öyle değil mi?
Onun için ne kadar can sıkıcıydı kim bilir?
“Daha çok çalışmalısın.”
Ya da babası tarafından yatağa gönderilmek,
düşünsenize babası William Shakespeare’e “O kalemi bırak ve hemen yatağına git,” diyor.
"Ayrıca böyle konuşmayı bırak."
"Herkesin kafasını karıştırıyorsun.”
Neyse, Stratford’dan Los Angeles’a taşındık.
Bununla ilgili bir şey söylemek istiyorum. Oğlum gelmek istemedi. İki çocuğum var.
Oğlum şimdi 21 yaşında, kızım ise 16. Oğlum Los Angeles’a gelmek istememişti.
Los Angeles’ı seviyordu, fakat İngiltere’de bir kız arkadaşı vardı.
Sarah, onun hayatının aşkıydı. Bu kızı sadece bir aydır tanıyordu.
Aslında dördüncü yıldönümlerini kutluyorlardı diyebiliriz.
Ne de olsa 16 yaş için 1 ay çok uzun bir süre.
Uçakta çok mutsuzdu ve şöyle dedi, “Asla Sarah gibi bir kız bulamam.”
Doğrusu buna biraz sevinmiştik,
çünkü ülkeden ayrılmamızın asıl sebebi bu kızdı.
Fakat Amerika’ya taşındığınızda ve dünyayı dolaştığınızda şunu görüyorsunuz;
Dünyadaki her eğitim sistemi aynı ders hiyerarşisine sahip.
Nereye giderseniz gidin, her yerde. Tersini düşünebilirsiniz, ama böyle.
Matematik ve dil dersleri en üst sırada, onu sosyal bilimler takip ediyor ve sanat dersleri en altta.
Dünyanın her yerinde bu böyle.
Ve hatta neredeyse her sistemde, sanatlar arasında da bir hiyerarşi var.
Okullarda resim ve müziğe normalde drama ve dansa oranla daha yüksek bir statü veriliyor.
Dünyada, matematik öğrettiğimiz gibi çocuklara her gün dans etmeyi öğreten hiçbir eğitim sistemi yok. Neden?
Neden yok? Bence bu daha önemli.
Matematik çok önemli, fakat dans da öyle diye düşünüyorum.
Çocuklara izin verilse sürekli dans ederler, biz de ederiz.
Hepimizin vücutları var, öyle değil mi? Bir toplantıyı mı kaçırdım?
Doğrusu, çocuklar büyüdükçe onları bellerinden yukarı doğru eğitmeye başlarız.
Sonra kafalarına, hatta biraz da kafalarının bir tarafına odaklanırız.
Başka dünyadan gelen bir yabancı gibi eğitim sistemine bakacak olsanız,
“Bu halk eğitimi denen şey ne işe yarıyor?” diye sorarsınız.
sanırım, sonuca baktığınızda, bununla kim başarılı oluyor, kim yapması gereken her şeyi yapıyor,
kim tüm iyi puanları, övgüyü topluyor ve kim kazanan oluyor,
dünya çapında halk eğitiminin tüm amacının akademisyen yetiştirmek olduğu sonucuna varırsınız.
Doğru değil mi?
Bunlar, en tepeye çıkan kişiler. Ben de öyleydim, oradaydım.
Akademisyenleri severim, ama onları tüm insani başarıların en yüksek noktası olarak görmemeliyiz.
Onlar da yalnızca bir yaşam biçimi, başka bir yaşam biçimi.
Ancak daha meraklılar, bunu onlara duyduğum duygusal yakınlıktan dolayı söylemiyorum.
Tecrübelerime göre hepsi için olmasa da tipik olarak akademisyenlerin çoğuyla ilgili ilginç bir nokta var,
hepsi kendi kafaları içinde yaşarlar.
Orada ve daha ziyade kafalarının tek tarafında yaşarlar.
Deyim yerindeyse, bedensiz yaşarlar.
Bedenlerini, kafalarını taşıyan bir araç olarak görürler.
Öyle değil mi? Bedenleri, kafalarını toplantılara taşımaya yarar.
Bu arada, gerçekten beden dışı yaşantılar görmek isterseniz,
üst düzey akademisyenlerin düzenlediği bir konferansa gidin ve son gecelerinde diskoya uğrayın.
Orada göreceksiniz, yetişkin erkekler ve kadınlar müziğin ritmine uymadan, kontrolsüz şekilde kıvranır dururlar.
Bu iş bitse de, eve gidip bu konuda bir makale yazsak diye sabırsızlanırlar.
Eğitim sistemimiz, akademik yetenek düşüncesi üzerine kurulmuştur ve bunun nedeni şu;
dünya çapında tüm sistem aynı zamanlarda icat edildi
ve 19. yüzyıldan önce halk eğitim sistemleri bulunmuyordu.
Hepsi sanayileşmenin ihtiyaçlarını karşılamak için ortaya çıktı.
Bu nedenle hiyerarşileri de iki düşünceye dayanmaktadır:
birincisi, iş için en yararlı ders konuları en yukarıda yer alır.
Bu nedenle, henüz bir çocukken, sevdiğiniz şeylerin size bir iş sağlamayacağı gerekçesiyle
merhametsiz şekilde başka taraflara yönlendiriliyordunuz. Doğru mu?
Müzikle uğraşma, müzisyen olmayacaksın, resimle uğraşma ressam olmayacaksın.
Sonra köklü bir hataya dönüşen iyi niyetli bir tavsiye.
Tüm dünya bir devrimin içine hapsedildi.
İkincisi ise, üniversitelerin sistemi kendi bakış açılarıyla tasarlamış olmaları nedeniyle
zekâya bakışımızı belirleyen akademik yetenektir.
Düşündüğünüzde, tüm dünyada halk eğitim sistemi, üniversiteye girişe yönelik planlanmış bir süreçtir.
Ve bunun sonucunda pek çok yüksek yeteneğe sahip, parlak, yaratıcı insan,
sahip oldukları yeteneğe okulda değer verilmemesi nedeniyle aslında öyle olmadıklarını düşünmeye başlarlar
ve hatta aşağılanırlar.
Bence bu şekilde devam etmeye gücümüz yetmez.
UNESCO’ya göre önümüzdeki 30 yılda, dünya çapında,
tarihin başından bugüne kadar olan dönemdekinden çok daha fazla sayıda insan eğitimden mezun olacaktır.
Daha çok insan.
Ve bu, konuştuğumuz tüm şeylerin ,teknoloji ve bunun iş üzerindeki dönüştürücü etkisi,
demografi ve büyük nüfus patlamasının bileşimidir.
Birden, üniversite mezunu olmak bir işe yaramamaya başladı. Doğru değil mi?
Ben öğrenciyken, üniversite mezunuysanız işiniz hazırdı.
İş bulamazsanız bu yalnızca bulmak istemediğiniz için olabilirdi.
Açıkçası ben de bulmayı istememiştim
Fakat artık üniversite mezunu gençler genellikle evlerine dönüp video oyunları oynuyorlar,
çünkü önceden üniversite mezunu olma şartı aranan işler için artık yüksek lisans
ve önceden yüksek lisans aranan işler için doktora şartı aranıyor.
Bu bir akademik enflasyon süreci ve tüm eğitim yapısının ayaklarımızın altından kayıp gittiğini gösteriyor.
Zekâya bakışımızı en temelinden, en baştan tekrar ele almalıyız.
Zekâ ile ilgili üç şey biliyoruz.
Birincisi, çeşitli olduğudur. Dünyayı, onu deneylediğimiz tüm yollarla düşünüyoruz.
Görsel, sesli ve kinestetik düşünüyoruz.
Soyut terimlerle düşünüyoruz, hareket içinde düşünüyoruz.
İkincisi, zekâ dinamiktir.
Dün çeşitli sunumlarda dinlediğimiz gibi insan beyninin etkileşimlerine baktığınızda,
zekâ muazzam bir etkileşime sahiptir.
Beyin bölümlere ayrılmıştır.
Aslında, değerli orijinal fikirler üretme süreci olarak tanımladığım yaratıcılık,
bir şeyin farklı bakış açısı disiplinleriyle ele alınmasının etkileşiminden fazla bir şey değildir.
Beyinde, korpus kalosum adı verilen, beynin iki yarısını birleştiren bir sinir kanalı bulunur.
Bu, kadınlarda daha kalındır.
Dün Helen’in söylediklerine ek olarak,
sanırım bu nedenle aynı anda birden fazla iş yapma konusunda kadınlar daha başarılı. Öyle değil misiniz?
Bu konuda pek çok araştırma var fakat ben bunu kendi kişisel hayatımdan biliyorum.
Eşim evde yemek yapıyorsa, ki bu pek sık olmuyor,
Çok şükür ki...
ama yine de arada yapıyor, tamam iyi olduğu şeylerde var, ama yemek yapıyorsa, aynı anda telefonla konuşur,
çocuklara bir şeyler söyler, tavanı boyar
hatta hemen orada açık kalp ameliyatı bile yapabilir.
Ben yemek yapıyorsam, kapı kapanır, çocuklar gönderilir, telefon yerinde durur ve eşim içeri girerse sinirlenirim.
Ona, “Terry, lütfen rahatsız etme burada sahanda yumurta yapmaya çalışıyorum."
"Beni rahat bırak,” derim.
Aslında şu eski filozofik deyişi bilirsiniz,
ormanda bir ağaç düşerse ve kimse bunu duymazsa, bu gerçekten olmuş mudur?
O bayat espriyi hatırlıyor musunuz?
Geçenlerde harika bir tişört gördüm,
üzerinde “Bir adam bir ormanda zihninin içinde konuşuyorsa ve hiçbir kadın onu duymazsa,
bu adam hala haksız olur mu?" yazıyordu.
Zekânın üçüncü özelliği, ayırt edici olmasıdır.
Şu anda “Epifani” adında yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum,
bu kitap, insanların yeteneklerini nasıl keşfettikleri ile ilgili bir dizi röportaja dayanıyor.
İnsanların geldikleri yere nasıl ulaştıklarını görmek beni büyülüyor.
Belki çoğu kişinin adını duymadığı
Gillian Lynne adındaki olağanüstü bir kadınla röportajım sırasında bunu fark ettim.
Bu bayanın adını duyan var mı? Birkaç kişi duymuş.
Kendisi bir koreograftır ve herkes onun yaptığı çalışmaları bilir.
“Kediler” ve “Operadaki Hayalet”i hazırlamıştı. Harika bir insan.
Gördüğünüz üzere, İngiltere’deyken Kraliyet Balesi’nin ekibindeydim.
Neyse, Gillian ile bir gün öğle yemeğine çıktık ve “Gillian, nasıl dansçı oldun?” diye sordum.
Bunun ilginç bir hikayesi olduğunu, okuldayken gerçekten ümit vermeyen bir öğrenci olduğunu söyledi.
1930’lu yıllarda okuldan ailesine gönderilen mektupta
“Gillian’ın öğrenme bozukluğu olduğunu düşünüyoruz,” yazıyormuş.
Konsantre olmakta zorluk çekiyormuş ve sürekli kıpır kıpırmış.
Sanırım şimdi buna dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu diyorlar.
Siz de öyle demez miydiniz?
Ancak bu mektup 1930’larda gönderildiği için o sıralarda dikkat eksikliği
ve hiperaktivite bozukluğu henüz keşfedilmediği için bu şekilde söylenmemiş.
İnsanlar böyle bir bozuklukları olabileceğinin farkında değildi.
Neyse, Gillian’ı bir uzmana yönlendirmişler.
Danışmanın meşe ağacı kaplı odasında annesiyle birlikte duruyormuş, kendisine uçta bir sandalyede oturması söylenmiş
ve orada 20 dakika ellerinin üzerine oturarak annesinin bu adamla okuldaki sorunlarını konuşmasını dinlemiş.
Sekiz yaşındaki bu küçük kız insanları rahatsız ediyormuş, ev ödevini hep geç teslim ediyormuş vesaire,
konuşmalar devam etmiş ve bittikten sonra doktor, gitmiş ve Gillian’ın yanına oturarak şöyle demiş:
“Gillian, annenin bana anlattığı her şeyi dinledim ve şimdi onunla özel olarak konuşmalıyım,”
“Burada bekle, uzun sürmeyecek,” demiş ve dışarı çıkarak Gillian’ı orada bırakmışlar.
Fakat odadan çıkarken masasındaki radyoyu açmış.
Odadan çıktıklarında, annesine, “Burada durun ve onu izleyin,” demiş.
Onlar odadan çıkar çıkmaz Gillian ayağa kalkmış ve müzikle hareket etmeye başlamış.
Dışarıdan birkaç dakika seyretmişler ve sonra doktor, annesine,
“Bayan Lynne, Gillian hasta değil, o bir dansçı. Onu bir dans okuluna yazdırın.” demiş.
“Sonra ne oldu?” diye sordum.
“Annem beni dans okuluna yazdırdı. Bunun ne kadar harika bir şey olduğunu size anlatamam.
O odaya girdik ve orası benim gibi yerinde duramayan
ve düşünmek için hareket etmek zorunda olan insanlarla doluydu.”
Düşünmek için hareket etmesi gerekenler.
Bale, step dansı, jazz, modern dans yapıyorlardı.
Sonra Kraliyet Bale Okuluna seçilmiş, solocu olmuş ve Kraliyet Balesinde harika bir kariyere sahip olmuş.
Sonunda Kraliyet Bale Okulu’ndan mezun olmuş ve kendi şirketi Gillian Lynne Dans Şirketi’ni kurmuş,
Andrew Lloyt Webber ile tanışmış.
Tarihteki en başarılı tiyatro müzikali, prodüksiyonların altında imzası var,
milyonlara mutluluk vermiş ve şimdi kendisi bir milyoner.
Başka bir doktor olsa ona ilaç yazarak sakin olmasını söyleyebilirdi.
Şimdi düşünüyorum…
Sanırım buradan çıkarılacak sonuç şu:
Al Gore geçen akşam ekolojiden ve Rachel Carson'ın tetiklediği devrimden bahsetti.
Geleceğe dönük tek umudumuzun,
insan kapasitesinin zenginliğiyle ilgili anlayışımızı yeni baştan şekillendireceğimiz,
yeni bir insan ekolojisi anlayışı edinmek olduğunu düşünüyorum.
Eğitim sistemimiz, bizim dünyayı sömürdüğümüz gibi beyinlerimizi sömürdü, yalnızca belirli bir amaç için.
Ve gelecekte bu bize hizmet etmeyecek.
Çocuklarımızı eğitmek için kullandığımız temel ilkeleri yeni baştan ele almalıyız.
Jonas Salk’ın harika bir sözü var,
“Dünyadaki tüm böcekler kaybolsa, dünya üzerindeki yaşam 50 yılda sona erer.
Dünyadaki tüm insanlar kaybolsa, 50 yıl içinde tüm yaşam biçimleri tekrar canlanır.”
Haklı da!
TED insanların Tanrı vergisi hayal gücünün değerini biliyor.
Bu hediyeyi akıllıca kullanma
ve söz ettiğimiz senaryolardan bazılarının yönünü değiştirme konusunda dikkatli davranmalıyız.
Ve bunu yapmamızın tek yolu, yaratıcı kapasitelerimizin zenginliğini görmek
ve çocuklarımızı, bizim için oluşturdukları umut içerisinde değerlendirmektir.
Ve görevimiz, gelecekle yüzleşebilmeleri için çocuklarımızı bütün olarak, her yönleriyle eğitmektir.
Bu arada, biz geleceği göremeyecek olabiliriz fakat çocuklarımız görecek.
İşimiz, onlara bu gelecekten bir şeyler yaratmalarına yardımcı olmaktır.
Çok teşekkür ederim.






Yeni yorum ekle