Howard GARDNER - Çoklu Zeka
Howard Gardner'ın 23 Mayıs 2009 tarihinde Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi'nde Çoklu Zeka üzerine gerçekleştirdiği konuşmanın 1. bölümü.
Bu video kaydını Türkçe dublajlı olarak izleyebilirsiniz.
Çok teşekkür ederim.
Herkese günaydın.
Benim için burada Burdur’da bulunmak,
Rektörün karşılamasını,
ve İstanbul’un hoş müziğini dinlemek heyecan verici.
Bir anlamda bu konferansın nedeni benim
ve adım programın her yerinde
ama ben özellikle burada bir katalizör olduğumu düşünmek istiyorum.
Katalizör; öğrenme öğretme, akıl ile ilgili önemli konularla ilgili
insanların birbirleriyle konuşmasına yardımcı olan ve çok uzaklardan gelen kimse demektir.
Her iki konu da klasik dönemlerden günümüze kadar eğitimcileri etkilemiştir.
Fakat bu konular, her nesilde,
özellikle de yeni bin yılda küreselleşmeyle, biyolojik devrimle, dijital teknolojiyle beraber,
50 ya da 100 yıl önce düşünemediğimiz birçok şeyi yeniden düşünmemizi gerektiren konulardır.
Bu bölgedeki başka ülkelerden insanların burada olması beni özellikle memnun ediyor.
Daha önce Türkiye’ye ve etrafındaki diğer ülkelere seyahat etme fırsatım olmadı
ve Ürdün’den İran’dan Kıbrıs ve diğer başka ülkelerden gelenleri burada görmek çok etkileyici ve cesaret verici.
Tabi burada Batı Avrupa’dan bazı arkadaşlarım da var ve umarım buradan da yeni arkadaşlarım olur.
Çok fazla konuşacak olmama rağmen umarım birbirinizle konuşma olanağı bulursunuz.
(Sunucu, Düzenleme Kurulu Üyesi, Yrd. Doç. Dr. Fatma Çelikkaya Pınar) Fatma’nın söylediği gibi
oturduğunuz yerden sorular sormanızı
veya (Düzenleme Kurulu Üyesi, Yrd. Doç. Dr. Sibel Karakelle) Sibel'e ya da Fatma'ya vermenizi istiyoruz.
Ayrıca, bazılarınızın bu konularla çok yakından ilgili olduğunuzun oldukça farkında olduğumu
öncelikli olarak belirtmek isterim.
Bir kısmınız benim daha önceki konuşmalarımı duymuş olabilir.
Birçoğunuz için bunlar yeni fikirlerdir
ve yeni fikirler ilk kez kim karşılaşırsa karşılaşsın asla tam olarak alınmaz, anlaşılmaz.
Bu, ben, siz ya da herkes için geçerlidir.
Her dinleyici için bir dizi mükemmel konuşma yapamayabilirim
çünkü bir kısmınız için bu fikirler tanıdık, bir kısmınız için de yenidir.
Ancak temel bir takım bilgilere, belli başlı konulara
kimse tamamen konudan uzaklaşmasın diye zaman zaman döneceğim.
Bu arada (aynı zamanda) zaten ÇZ (Çoklu Zeka) teorisine tanıdık olanlarla
daha az bilinen yeni düşüncelerimi de paylaşmayı umuyorum.
Başlangıçta söylemem gereken diğer önemli bir şey de, ben bir bilim adamıyım
ve aslında yeni fikirler üretirim.
Fikirler iyi olabilir ya da çok iyi olmayabilir.
Doğru ya da yanlış olabilir.
Çoğu bir yere kadar doğru olabilir ama tamamen doğru olmayabilir.
Ben tam olarak bir uygulayıcı değilim.
Öğretimim üniversite seviyesindedir, ilkokul ya da ilköğretimin ikinci kademesi seviyesinde değildir.
Ve bu nedenle genç insanlarla, gelecek hafta ne yapacağınızla ilgili,
uygulamaya yönelik önerilerde bulunamayacağım.
Fakat umuyorum ki 3 yaşındakilerle, ilköğretimin ikinci kademesindeki öğrencilerle
ya da fakültedekilerle çalışıyor da olsanız
uygulamanızı etkileyecek ve benim cevaplamaya çalışacağım soruları ortaya atacaksınız.
Bu nedenle bunlar benim ön açıklamalarım. Birçok slayt gösteriyor olacağım. İngilizce olacaklar.
Slaytları okumanızın size bir gereği olmayacağı için özür dilerim. Slaytlar benim takip etmem için düzenlendi.
Ama eğer biraz İngilizceniz varsa benimle aynı safta olmanıza yardımcı olacaklar.
Bildiğiniz üzere dört konuşma yapacağım. Ve bu konuşmalar belli bir düzene göre sıralandı.
Umarım biri diğerini tamamlar nitelikte olur.
Bugün 1. Gün. Ben de ÇZ ile başlayacağım çünkü bu benim 25 yıl önce başladığım noktaydı.
Öğleden sonra ÇZ üzerine dayandırılan yaratıcılık fikirleri hakkında konuşacağım.
Yarın, anlamanın eğitimsel amacı üzerine konuşacağım.
(Prof. Gökay Yıldız) Rektör, öğrenmenin daha yenilikçi yapılandırmacı fikirlerine değinirken,
, ben de aynı gelenekten geliyorum,
ve en son konuşmam, 21. Yüzyıla işlemeye çalıştığımız düşünce kapasitesi, beceriler
ve yetenek çeşitleri gibi, son zamanlarda geliştirdiğim fikirleri ortaya koyacak.
Yani eğer beni iyi duyuyorsanız. Lütfen elinizi kaldırın.
Güzel. Teşekkürler.
Bu slaytta ilk konuşmamın planını sunuyorum.
Psikolojiden geleneksel zekâ teorileri hakkında bir şeyler söyleyeceğim.
Sonrasında kısaca ÇK diye adlandırılan ÇZ kuramına değineceğim.
Teoriyle ilgili olarak fazlaca yanlış anlama var ve ben teoriyi daha iyi açıklamaya çalışacağım.
Daha sonra ÇZ’yı nasıl teşvik edebileceğimiz, nasıl ölçebileceğimizle ilgili konulara değineceğim.
ve bazı konular bizi 21. yy’da meşgul edecek diye düşünüyorum.
Oturanlardan bir takım sorular almaya çalışacağız.
Ön sırada oturan Sibel ve Fatma’ya sorularınızı yazılı olarak iletebilirsiniz.
Öyleyse 1900’lere dönelim. Yüzyıl önceye Batı Avrupa’ya.
Fransa, Almanya, İngiltere ve Belçika gibi ülkelerin geniş imparatorlukları vardı.
Sömürgeci imparatorluklar.
Bu kolonilerdeki insanlar Avrupa başkentlerine; Londra’ya, Paris’e, Berlin’e geldiler;
başkentteki insanlar ise iç bölgelere, taşraya; Latin Amerika’ya, Kuzey Afrika’ya, Asya’ya
ve bürokrasi tipi yönetilen yerlere gittiler.
Bir ölçüye kadar hala böyle bir zamanda yaşıyoruz ancak aynısı değil.
İki dünya savaşı, imparatorlukların biletini kesti.
Bu, 20 yy. eğitimsel tarihinde önemli bir role sahip olan bir adam.
Adı, Alfred Binet.
Fransız bir psikologdu.
Eğitim bakanlığı ona, "okullarda genç öğrencilerimiz var bugün
ve bunların bazıları öğrenme süreçlerinde sorunlar yaşıyorlar,
sorun yaşayanları tespit edip yardımcı olmamız konusunda sizden yardım istiyoruz" dedi.
Bu fikir bugün çok tanıdık.
Türkiye’nin şehirlerine de kırsal kesimden insanlar geliyor.
Kuzey Amerika’da, Batı Avrupa’da da benzer durumlar var.
Gelişmekte olan ülkelerden insanlar kimi zaman iş kimi zaman politik özgürlük arayışıyla buraya geliyor.
Ve hepsi okulda çok kolay zamanlar geçirmiyor.
Dehalar çok basit fikirler üreten insanlar aslında,
bu basit fikirleri ürettikten sonra deha oluyorlar.
Binet, genç öğrencilere çeşit çeşit sorular ve sözcük tanımları soracağını
bir sorunla karşılaştıklarında ne yapacaklarını,
bir yapbozun parçalarını nasıl bir araya getireceklerini,
bir ağırlığı diğerinden nasıl ayırt edeceklerine
veya bir resmi diğerinden nasıl ayırt edeceklerine ilişkin sorular soracağını söyledi.
Ve dikkatini sadece okulda başarılı olan ve başarısız olan çocukları
ayırt etmede kullanılan bu sorulara yöneltti.
Binet “Güneş nerede?” gibi basit sorulara hiç ilgi göstermedi.
Herkes başını kaldırıp söylerdi, bu çok kolay olurdu.
Herkes yanlış cevap verseydi de ilgilenmezdi.
Ya da “Görecelilik teorisini açıkla” gibi. Hiçbir çocuk,biz dâhil bunu yapamayız.
İşte o öğrencilerin doğru cevapladıklarında okulda başarılı oldukları,
yanlış yanıtladıklarında ise okulda başarısız olduklarını gösteren soruları inceledi.
Başarılı öğrencileri başarısız olanlardan ayıran soruları...
Şimdi size bir sır vereceğim. Binet sadece geçen yılın notlarına baksaydı, çok zaman kazanabilirdi.
Çocukların bir önceki yıl yaptıkları bu yıl ne yapacaklarını gösteren en iyi ibaredir.
Ancak Binet bunu yapmadı. O bizim şimdilerde zekâ testi dediğimiz bir test icat etti.
Bildiğiniz gibi zekâ testleri, IQ denen değerleri veren testlerdir.
Ve IQ da okuldaki başarınızı gösteren iyi bir göstergedir.
Binet ve 20 yy’daki birçok eğitimcinin, Binet’in bu yöntemlerini sık sık kullandığını görüyoruz.
Binet’i eleştiren biri olsam da, Binet’in kendini değil yaptığı çalışmaları eleştiriyorum.
Ben de diğerleri gibi kendimi kolaylıkla Binet’in insanları ne kadar zeki
ya da ne kadar aptal olduğuyla ilgili geliştirdiği dili kullanırken buldum, belki de siz de o dili kullandınız.
Binet’ten sonra, düşünceleri Amerika’ya geldi
ve Louis Terman adındaki Amerikalı bir psikolog tarafından kullanıldı.
Louis, Stanford Üniversitesi'ndendi.
Bildiğiniz üzere kendisinin geliştirdiği test, Stanford- Binet adını aldı.
Şimdi neden bu isme sahip olduğunu biliyoruz. Bu Stanford’tan Terman ve diğeri de Binet.
Dünyanın birçok yerinde insanlar özellikle gençlerde insan zekâsını ölçmek için
Stanford- Binet testini ya da diğer kısa cevap testleri kullandılar.
Bu, ünlü İngiliz psikolog Hans Eysenck,
“İnsanlara soru sorma sıkıntısına girmeyin, kalem ya da kâğıtla uğraşmayın,
sadece insanların kafasına birçok elektrik bağlantısı olan saç kurutucu koyun
ve böylece insanların beyin dalgasını ölçer ve bu da size onların ne kadar zeki olduğunu söyler.
Böylece EEG’lere bakan ya da daha farklı beyin ölçümleri ile zekâyı ölçmeye çalışan büyük bir endüstri oluştu.
Ve bildiğiniz gibi kimi insanlar da genlere bakıyor. 20 ila 30 bin arasında genimiz var
ve bu genlere bakarak birileri sizin ne kadar zeki olduğunuzu tahmin etmeye çalışıyor.
Bu çalışmalara çok eleştirel yaklaşıyorum fakat bu çalışmalar hale hazırda devam ediyor
ve şüphesiz bize bir şeyler söyleyecek.
Burada gösterdiğim şey geleneksel Batı görüşüdür.
Eğer batıdan geliyorsanız, Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya,
Türkiye, tabi ki hem Avrupa’ya hem Asya’ya bakıyor.
Ama Batı etkisi altındaysanız tek bir zekâ olduğunu düşünmeye eğilimlisinizdir.
Bu da psikologlar tarafından “G” harfiyle temsil edilir.
“G” genel zekâ anlamındadır ve yüksek oranda kalıtsaldır.
İnsanların anne babalarına bakarak, çoçuklarının ne kadar zeki oldukları tahminini yürütebilirsiniz.
Anne babanızdan size geçiyorsa, yapılabilecek başka bir şey yoktur.
Testi uygulayan psikometrikçiler size IQ testine bakarak ne kadar zeki olduğunuzu,
belki beyin ya da genetik bilginizi söyleyebilir.
Doğu Asya’ya giderseniz; örneğin Çin'e, Japonya'ya, Kore’ye,
buralarda da “çabaya” yönelik bir inanç var.
Sizin zekânız anne babanızdan değil, ne kadar sıkı çalıştığınızdan gelir.
Japonya’da bir deyiş vardır “5 ile kal, 4 ile geç”.
Eğer tembelseniz ve günde 5 saat uyuma konusunda ısrarcıysanız, sınavda başarısız olursunuz
ama eğer hemen uyanır, sıkı çalışır ve 4 saat uyursanız, başarılı olursunuz.
İşte bu çabaya odaklanan bir düşünce. Farklı bir düşünce...
Çoğunuz Türkiye'densiniz ama bazılarınız başka ülkelerdensiniz.
Öğrenmek isteyebilirsiniz, sizin zekânızın ne kadarı anne babanıza bağlı
ya da ne kadarı, ne kadar sıkı çalıştığınıza bağlı?
Size başka bir sır vereyim, bunun her ikisi de önemlidir.
Anne babanızı iyi seçmelisiniz ve sıkı çalışmalısınız.
Ancak çabaya dönük bir inanış daha sağlıklıdır çünkü çabayla ilgili elinizden geleni yapabilirsiniz
ancak genlerinizle ilgili hiçbir şey yapamazsınız.
Geleneksel bakışla ilgili söyleyeceklerim bu kadar,
gerçekten tüm dünyada çok güçlü bir fikir.
Ama bugün odaklanacağım konu, benim kendi geliştirdiğim görüştür.
Tabii ki bu konuda yalnız değilim, başkaları da var.
Bu konuda daha önce kullanılmamış kanıtlar kullandım, bazı kıstaslar belirledim.
ÇZ kuramında özgün olan farklı sayılarda zekâ olması değil,
benim baktığım farklı kanıtlardır bunu özgün hale getiren.
Diğer önemli bir şey de neyin zekâ neyin zekâ olmadığını belirlemek için kullandığım kıstaslar.
Şimdi hemen size kilit fikri sunayım. Zekâyla ilgili geleneksel görüş der ki:
zihnimizde, beynimizde tek bir genel kapasite vardır.
Bu ne kadar yüksekse siz her konuda zeki olursunuz.
Eğer zekânız orta düzeydeyse yaptığınız her şeyde vasat olursunuz.
Eğer aptalsanız, yaptığınız her şeyde aptal olursunuz.
Bu geleneksel zekâ teorisidir.
ÇZ teorisi der ki: beynimizde bir tek bilgisayarımız yok, birden fazla farklı bilgisayar var
ve bunlar göreceli olarak bağımsız ve özerktir.
Dil bilgisayarınız iyi düzeydeyken, mantık bilgisayarınız orta düzeyde,
müzik bilgisayarınız yetersiz düzeyde çalışabilir.
Güçlü bir uzamsal bilgisayarınız ve vasat seviyede kişilerarası bilgisayarınız
ve zayıf bir bedensel kinestetik bilgisayarınız olabilir.
Bazı insanlar her şeyde başarılı olabilirler, bazıları her şeyde başarısız olabilirler
ama genel olarak çoğumuz sivrilmiş görüntüye sahibizdir.
İşte ÇZ teorisinin temel öngörüsü budur.
Başka bir öngörü daha vardır ve bu da zekâ ya da IQ'nun
gerçekten sizin ne tarz bir okulda, okuldan kastım çağdaş Batı okulu tarzında,
ne derece iyi şeyler yapabileceğinizi ölçebilmesidir.
Bunlar 20.yy’da Avrupa ve Amerika’da sahip olduğumuz okullardır.
Bu türden bir okulda ne kadar çok vakit geçirirseniz kendinizi o kadar akıllı hissedersiniz.
ve tabii ki bu okullardaki insanlar bu testleri hazırlıyorlar
ama okuldan çıktığınızda, akademik ortamdan ayrıldığınızda
bu türden zekânın artık o kadar da önemli olmadığını görürsünüz.
Bu sizi iyi bir denizci, iyi bir ressam,
iyi bir müteşebbis, iyi bir cerrah,
iyi bir balıkçı yapmaz.
IQ testleri bize bu konuda bilgilendirmez. Belli bir okulda kimin yüksek not alacağını söyler.
Ve eğer okullar değişirse
ve bilgisayarlar bizim yapamadığımız şeyleri yapmaya başlarsa
o zaman 20 yy. zekâ anlayışı daha az güçlü, daha az önemli olacaktır.
En önemli fikirler temelde bunlar,
bugün bu sabah söyleyeceğim şeylerin büyük kısmı bunun etrafında yapılanacak.
Daha önce söylediğim gibi benim yaklaşımım farklıydı.
Testlere ve test puanlarına bakmak yerine her türden farklı grupları,
dâhileri, öğrenme güçlüğü çeken öğrencileri,
belirli bir konuda başarılı olanları,
sanatsal becerisi sivrilmiş olanları inceledim.
Sadece modern Batı'yı incelemekle kalmadım,
50 ya da 100 bin yıl önce Doğu Afrika’nın savanlarında hayatta kalmak için ne gerektiğini,
Avcı toplumlarında yer, yön bulmanın anahtar olduğu Güney denizi adalarında,
balıkçı topluluklarda, dünyanın farklı bölgelerinde,
kültürlerinde değer gören çeşitli becerilere baktım.
Dolayısıyla benim yaklaşımım bilerek farklı disiplinleri ele alan bir yaklaşımdı.
Biyolojiye, beynin farklı bölümleri ne tür işler görür diye baktım
çünkü kesinlikle farklılık gösteriyordu
ve özellikle de beyin hasarı olan kişilerle çalıştım.
Beyin hasarıyla ilgili tek önemli şey hasarın nerede oluştuğudur.
Eğer hasar sol ön taraftaysa, sağ tarafa ya da arka loba kıyasla
kavrama konusunda son derece farklı bir etkiye sahipti.
Beyin hasarlı hastalarla 20 yıl çalışarak
beyinlerinin nasıl organize olduğunu görmeye çalıştım.
Böylece yine psikoloji, tarih, tarih öncesi, genetik biyoloji gibi
farklı disiplinlere değindim ve bu da yaklaşımımı farklı kıldı.
Ayrıca bugün değinmeyeceğim ama
bir şeyi zekâ yapan sekiz ölçüt belirledim.
Ve olası zekâları atamak çok kolay. Bunu herkes yapabilir.
Ama ben bu ölçütleri belirleyerek
bir şeyin zekâ olup olmadığını belirlemeye yönelik somut bir adım attım.
Biliyorsunuz raflar ekonomik zekâ, ruhsal zekâ,
dinsel zekâ, yemek pişirme zekâsı, cinsel zekâ gibi kitaplarla dolu.
Bu kelimeleri ben uydurmadım.
Bu günlerde moda olması nedeniyle çok kitap sattırdığı için bu kelimeleri sıkça duyuyoruz.
Fakat bir kriterleri yoktur, kitabı satmak tek amaçtır.
Şimdi zekâyı ben şu şekilde tanımlıyorum.
Zekâ bilgiyi işlemeyle ilgili bir kapasitedir.
Çevreden duyu organlarımıza gelen birçok bilgi vardır;
uyarıları gözlerimiz, kulaklarımız, parmaklarımız gibi küçük makinelerle alırız.
Zeka, beynin ve zihnin donanımıdır.
Ve bu bilgileri işler.
Söz konusu küçük bilgisayarlarla bilgiyi işleyerek problemleri çözebiliyoruz
ya da değerli şeyleri yapabiliyoruz.
Kimi zaman değer verilmeyen kişisel kabiliyetler vardır,
ki onlara zekâ olarak değer verilmez ya da adlandırılmaz.
Burada işlenen bilgi kapasitelerine, bir takım toplumlarca değer verilmesi gerekmektedir.
Buradaki en önemli benzetme ise, tek bir ana bilgisayar değil,
tersine kısmen bağımsız bilgisayarlarımız varlığıdır
ve bunlara ÇZ’lar denmektedir.
Şimdi sizinle beraber bu zekâların her birini isimlendirip
belirli bir zekâ alanında başarılı olmuş kişileri örnekler vereceğiz.
Birinci zekâ dilsel zekâ.
ozanlar, şairler, gazeteciler, hukukçular, münazaracılar bu alanda başarılıdırlar.
Resimdeki kişi Li Po, dilsel zekâsı son derece yüksek ünlü bir Çinli şairdir.
İkinci zekâ alanı ise mantıksal/matematiksel zekâdır.
Bilim adamları, bilgisayar programcıları ve matematikçiler bu gruba dâhil edilebilir.
Birçoğunuz büyük İsviçreli Psikolog Jean Piaget'i tanıyorsunuzdur.
Yarın kendisinden bahsedeceğim.
Piaget, Binet’in öğrencisiydi ve onun laboratuarında çalışmıştı.
Piaget zekâ ilgili bütünsel bir çalışma yaptığını sanıyordu
ama bana göre o sadece mantıksal/matematiksel zekâ üzerine çalışıyordu.
Ve çalışmasının son dönemlerinde dikkat etmediği
başka zekâ alanlarının da olduğunun farkına varmıştır.
Bu türde bir zekâya sahipseniz, IQ testlerinde ya da kolej sınavlarında başarılı olursunuz.
Birçok ülkede, devam ettiğiniz okula gitmeyi sürdürdüğünüz sürece
kendinizi akıllı sanmaya devam edersiniz.
Ama en az 6 tane daha farklı zekâ alanı var:
Müziksel/ritmik zekâ; müzikle düşünme kapasitesi,
onu duymak, onu hayal etmek, takip etmek, onu yapmak, oluşturmaktır,
buradaki yaylı çalgıları icra edenler gibi.
Bu sanatçılar sadece müziksel zekâya değil,
bedensel kinestetik zekâya,
problem çözmede ya da bir ürün ortaya koymada tüm bedenini
ya da bedenin bir bölümünü kullanabilme kapasitesine de sahiplerdir.
Ayrıca, Kişilerarası zekâya da sahiplerdir;
çünkü onlar için önemli olan şeyleri başka insanlara aktarabiliyorlar.
Dil, Mantık ve Müzik’i geçtim.
Uzamsal zeka ise, geniş alanları bir uçak pilotu gibi
ya da daha bölgesel olarak bir satranç oyuncusu gibi kullanabilme kapasitesidir.
Birçoğumuz arabasında GPS gibi konumlama cihazları kullanıyordur.
Uzamsal zekâyı bilgisayara indirdiniz,
bu zekâya ihtiyacınız yok alet bozulana kadar
ve ancak o zaman kendi uzamsal zekânıza yönelirsiniz.
Bu önemli, çünkü bilgisayarlar önceden kendi kendimize yapmak zorunda olduğumuz şeyleri
giderek daha fazla yapmaya başlıyorlar.
Şimdi yeni öğrendiğim bir şey; bir alanda uzmanlaşmak için 10 yıl gerektiği.
Öğleden sonra yaratıcılıktan bahsedeceğimiz insanların bir alanda başarılı olabilmesi için
o alanda 10 yıl çalışması gerekiyormuş.
Görünüşe göre 10 yıl gibi bir sürede satrançta uzmanlaşılırken
son dönemde bu süre 5 yıla inmiş.
Beyin geliştiğinden ya da yeni satranç genlerimiz oluştuğundan değil,
gençler, satranç oyunlarında bilgisayarla satranç uzmanları kadar içli dışlı olduğu için
zorluklarla mücadele ederek o 10 yılı 5 yıla sığdırabilirler.
Size bundan bahsediyorum çünkü benim fikirlerime aşina olan sizlere
yeni bilgiler sunacağıma söz vermiştim
ve bu da daha geçenlerde öğrendiğim bir şey çünkü.
Bedensel zekâ, dansçıların, sporcuların, güzel objeler yapan zanaatkârların zekâ alanıdır.
İstanbul’da ya da başka yerlerdeki müzelerde bu insanların eserlerini görüyoruz.
İki zekâ türü insanlar için önem arz ediyor:
Kişiler arası zekâ insanları anlamada çok önemli;
işte otizmde eksik olan yön bu.
Başka insanların söylediklerini anlamakta büyük zorluk çekiyor otistikler.
Öğretmenler, satış temsilcileri, politikacılar, din adamları, M.Luther King Jr gibi insanlar...
Kişiler arası zekâ çok önemlidir.
Yedinci zekâ türü ise içsel zekâdır, kişinin kendini anlamasıdır.
Her yeni nesil ile birlikte bu zekâ daha da önem kazanıyor.
Geleneksel toplumlarda insanın kendini anlaması bu kadar önemli değildi.
Anne babalarınızın ya da büyükanne-büyükbabalarınızın yaptığı şeyleri tekrar etmeniz,
onların istediği kişilerle evlenmeniz vb şeyler yeterli oluyordu.
Şimdi modern endüstri sonrası küreselleşmiş dünyada
insanlar nerede yaşayacakları, kiminle yaşayacakları, kiminle evlenecekleri,
işlerini sevmeyip kaybettiklerinde neler yapacakları gibi konulara kendileri karar veriyorlar.
Bu da kişinin içsel zekâya sahip olmasını gerektiriyor,
eğer bu zekâdan mahrumsanız saçma kararlar alma eğilimindesinizdir.
Mensa adını duydunuz mu?
Mensa yüksek IQ’lu insanlardan oluşan bir topluluk.
Mensa’ya girebilmeniz için yüksek IQ’ya sahip olmanız gerekiyor
Mensa’ya üye olanlar birbirlerini hararetli bir şekilde tebrik ediyorlar
“Aramıza hoş geldin, ben de zekiyim, sen de zekisin,” diye.
Mensa, kişilerarası zekayı belgelemez.
Üzülerek belirtmeliyim ki, Mensa'daki birçok insan hayatlarında o kadar başarılı değilller.
Binet testlerinden yüksek notlar alsalar da
kendilerini yeterince tanımıyorlar
ve aptalca hatalar yaptıklarında, kafalarını duvara vurmaktan kendilerini alamıyorlar.
IQ' nun yüksek olması bir sorun değil
ancak kişilerarası ve içsel zekânız düşükse yapacağınız şeyler sınırlıdır.
8. Zekâ alanı ise normalde bahsetmediğim bir zekâdır.
Ben buna Doğa zekâsı diyorum.
Resimdeki kişi, ünlü biyolog Charles Darwin.
Farklı türler, bitkiler ve hayvanlar konusunda uzman olan...
Doğa zekâsı sayesinde biz doğal dünya içerisindeki nesneleri,
canlıları, bulutları, kayaları birbirinden ayırt ederiz.
Tarihin erken dönemlerinde insanların hayatta kalabilmeleri
mantıksal matematiksel zekâdan daha çok Doğa zekâsı sayesinde gerçekleşmekteydi.
Şimdi tam tersi bir durum söz konusu,
Fakat, kültürler hemen adapte olurlar.
Doğada eve yemek getirmek için kullandığımız beyin örüntülerimizin yerini tüketim aldı,
şimdi bu örüntüleri hangi ayakkabıyı, hangi arabayı alacağımız konusunda kullanıyoruz.
Geçen gün İstanbul’da yüzlerce tezgâhın olduğu Kapalı Çarşı’da dolaştım.
Eğer iyi bir alıcı olmak istiyorsanız,
doğa zekânızı hangi meyveyi, hangi mücevheri alacağınız konusunda kullanmak durumundasınız.
Belki burada dokuzuncu bir zekâdan bahsedebiliriz. Ben buna Varoluşçu zekâ diyorum.
Bu zekâ sayesinde insanlar çok büyük sorular sorabilirler.
Ben kimim?
Bana ne olacak?
Neden aşık oluruz?
İnsanlar neden kavga ederler?
Ölümden sonra hayat var mı?
İşte bu konularla ilgili büyük sorular sorar dokuzuncu zekâ.
Neden arada kalmış gibi bir başlık bu?
Çünkü beyinde büyük soruları soran bölümle ilgili bulgular arıyorum.
İlginçtir ki -bu çok yeni – yolculuğum esnasında okuduğum bir yazıya göre
beyinde dinle ya da ruhani konularla ilgili bölümlerin
olduğuyla ilgili daha çok kanıt oluşuyor.
Burada temporal bölgenin altındaki yapının böyle faaliyetler sergilediği anlatılıyor.
Fakat yazdığım ama burada tartışamayacağım sebeplerden dolayı,
bana soracak olursanız din ve ruhanilik zekâ alanına girmiyor
çünkü benim ölçütlerimi karşılamıyor.
Ancak Varoluş zekâsı bu kriterleri karşılayabilir.
Bu yüzden konuşmamda gayri resmi olarak olsa da bundan bahsediyorum
ancak tam bir zekâ alanı olarak şimdilik biraz daha askıda durmasını tercih ediyorum.
Size son bir slâyt daha göstereceğim ve belli bir noktadan sonra dinlediklerinizle ilgili
yanınızda oturan kişiyle konuşup aklınızda uyanan soruları paylaşmanızı isteyeceğim.
Bu teorinin iki iddiası vardır. Birincisi, tüm insanlar bu zekâların tamamına sahiptir.
Bu salondaki ve salonun dışındaki herkes,
mantıksal/matematiksel, müziksel, uzamsal ve kinestetik zekâlara sahiptir.
Bu bizi insan yapan şeydir.
Bir arı kuşu daha fazla müziksel zekâya sahip olabilir.
Bir fare daha çok uzamsal zekâya sahip olabilir.
Belki de bu bilgisayar, benden daha çok mantıksal/matematiksel zekâya sahiptir.
Ancak hepimizde kişilerarası, varoluşçu zekâ vardır.
Bu ilk iddia.
İkinci iddia ise, tek yumurta ikizleri de dâhil olmak üzere
hiç kimse diğer bir insanla aynı görüntüye sahip olamaz.
Bakın bu salondaki insanlar birbirine benzemiyor.
Kişilikleri ve huyları birbirlerinden farklı.
Aynı şekilde güçlü ve zayıf yönlerine ilişkin düzenlemeler de aynı değil.
Tek yumurta ikizlerinde de bu durum böyledir. Genleri aynı olsa da, deneyimleri farklıdır.
Bir şeyleri benzer biçimde yapmamayı, birbirlerinden farklı olmayı isterler.
Beyin kanıtları gösterir ki,
farklı bir sorunla karşılaştıklarındai beyinlerinin farklı bölümlerini kullanırlar.
Bu da benim için, farklı düşündüklerinin belgesidir.
Şimdi isterseniz bir kaç dakika ara verelim
çünkü şu ana kadar söylediğim şeylerin hiç biri eğitimle ilgili değil,
insan zihni ve beyniyle ilgili kuramsal bilgilerdir.
Biz bugün burada eğitim konusunda konuşmak için toplandık.
Bunu yapmadan önce, zihninizde bilimsel kurama dair sorular olduğunu görmek güzel olur
Aklınıza gelirse siz bir yandan sorularınızı yazabilirsiniz
ya da bir yandan da el kaldırıp sorularınızı sorabilirsiniz.
O zaman, yanınızdakiyle konuşabilmeniz için 3-4 dakika ara verelim.






Yeni yorum ekle