Vitamin Öğretmen Portalı

Portalı aktif kullanabilmek için giriş yapmalısınız.

Eğitim Videoları



4131 kez seyredildi

Gerçek Başarı Nedir?

© TED.com



"Hiçbir yazılı kelime, hiçbir sözlü ifade gençliğimize ne olmaları gerektiğini öğretemez, ne de tüm o raflardaki kitaplar. Asıl öğretmenleri kendileridir." diyen John Wooden'ın gerçek başarı üzerine konuşması.



Altyazı

Kendime ait başarı tanımını

1934’te Indiana, South Bend’de bir lisede öğretmenlik yaparken buldum.

Belki de İngilizce sınıfımdaki gençlerin velilerinin

nasıl çocuklarının A veya B almasını beklediğinden

biraz hayal kırıklığına uğramış ve kuruntu yapmıştım.

C’nin komşu çocukları için kabul edilebilir olduğunu

çünkü onların ortalama çocuklar olduğunu,

ama kendi çocukları için bunun tatmin edici olmadığını düşünüyorlardı.

Öğretmenin başarısız olduğunu

veya çocukların başarısız olduğunuhissetmelerini sağlıyorlardı

ve bu doğru değildi.

Yüce Tanrı sonsuz bilgeliği ile bizi bırakın boyutu,

görünüşü zekâ açısından da eşit yaratmadı.

Ve herkes A veya B alamazdı.

Bu değerlendirme şeklini sevmiyordum.

30’larda birçok okulun mezunlarının

koçları ve spor takımlarınınasıl yargıladıklarını iyi bilirim.

Hepsini kazanırsanız, makul oranda başarılı sayılırdınız,

tam olarak değil.

Çünkü şunu anladım...

UCLA'de bir maç bile kaybetmediğimiz yıllar olmuştu,

ama her oyunu bazı mezunlarımızın tahmin ettiği fark ile kazanmamıştık.

Ve oldukça sıklıkla ben…

Oldukça sıklıkla onların tahminlerini daha fazla desteklediklerini hissetmiştim.

Ama bu 30’larda geçerliydi, yani bunu anlayabiliyordum.

Ama bundan hoşlanmıyordum, aynı fikirde değildim.

Ve beni daha iyi bir öğretmen yapacağınıumduğum bir fikir bulmak istedim.

Benim denetimimdeki genç çocuklara,

ister spor dersinde ister İngilizce dersinde olsun,

dersten alınacak daha yüksek bir not

veya bir spor müsabakasından alınacak daha başarılı bir skor dışında

heves edilecek bir şeyin fikrini…

Ve bunu epey bir süre düşündüm.

Kendi tanımımı bulmak istedim.

Bunun yardımcı olabileceğini düşündüm.

Ve Bay Webster’ın bunu sözlüğünde nasıl tanımladığını biliyordum:

maddi mal varlığının birikimi

veya güçlü bir konuma, prestije ya da bu tür bir şeye ulaşılması,

belki de değerli edimler…

Ama bana göre, bunlar başarının mutlak göstergeleri değildi.

O yüzden kendime ait bir şey ortaya koymak istedim.

Güney Indiana’da bir çiftlikte yetiştirildiğimi

ve babamın bana ve erkek kardeşlerime

asla başkasından daha iyi olmayaçalışmamamız gerektiğini

öğretmeye çabaladığını hatırladım.

Eminin o bunu öğretmeye çalıştığında, dediğini yapmadık.

Ama sanırım aklımın bir köşesinde saklı kaldı.

Ve yıllar sonra birden çıkıverdi.

Asla başkasından daha iyi olmaya çalışma, her zaman başkalarından öğren

ve olabileceğinin en iyisi olmaya çalışmaktan hiç vazgeçme...

Bu senin kontrolünde…

Ve eğer üzerinde kontrolünün olmayan şeylere kapılır,

onlar ile ilgilenir ve onlar için endişe duyarsan,

bu durum, üzerinde kontrol sahibi olduğun şeyleri olumsuz etkileyecektir.

Ve sonra şu basit dizeye rastladım:

Günah çıkarmak için tanrının ayaklarında, Zavallı bir kul eğildi ve boynunu büktü.

‘Başarısız oldum’ diye ağladı.Tanrı da dedi ki;

“Elinden gelenin en iyisini yaptın. İşte başarı budur.”

Bu tip şeylerden ve sanırım bir başka şeyden de,

kendi başarı tanımımı çıkardım.

“Huzura sadece kendini tatmin ederek

ve yapabileceğinin en iyisini yapmak için çaba gösterdiğini bilerek ulaşılır.”

Bunun doğru olduğuna inanıyorum.

Elinden gelenin en iyisini yapmak için çaba sarf ettiysen

ve senin için mevcut olan durumu iyileştirmeye çalıştıysan, bence bu başarı…

Ve başkalarının bunu yargılayabileceğini düşünmüyorum.

Ve bence bu tıpkı karakter ve itibarda olduğu gibi:

itibarınız sizin nasıl algılandığınız, karakteriniz ise gerçekten nasıl olduğunuzdur.

Ve bence karakter nasıl algılandığınızdan çok daha önemlidir.

İkisinin de iyi olmasını umabilirsiniz ama her zaman da öyle olmaz.

İşte benim gençlere aktarmayaçalışacağım düşünce buydu.

Başka şeylerle de karşılaştım.

Öğretmeyi seviyorum ve önceki konuşmacının da söylediği gibi şiiri severim

ve amatör olarak da biraz ilgilenirim.

Sanırım, olabileceğimden daha iyi olmama yardım eden bazı şeyler var.

Olmam gereken olmadığımı biliyorum.

Ama sanırım bazı şeylerle karşılaşmasaydımolabileceğimden, daha iyiyim.

Ve bunlardan biri de kısa bir dizeydi:

Hiçbir yazılı kelime, hiçbir sözlü ifade

gençliğimize ne olmaları gerektiğini öğretemez,

ne de tüm o raflardaki kitaplar.

Asıl öğretmenleri kendileridir.

Bu 1930’larda beni etkilemişti

ve bunu eğitmen hayatımda az çok kullanmaya çalıştım.

İster spor ister İngilizce dersinde olsun...

Şiiri seviyorum ve her zaman bir şekilde ilgim oldu bu konuya…

Belki de babamın eskiden geceleri bize okumasındandır.

Akşamları,gaz lambası ışığında…

O zamanlar çiftlik evimizde elektrik yoktu.

Bize şiir okurdu ve hep sevdim.

Bu dizeye rastladığım aynı zamanlarda, bir diğer dizeye daha rastladım.

Biri, bir kadın öğretmene niye öğrettiğini sormuş

ve bir süre sonra, öğretmen bunu düşünmesi gerektiğini söylemiş

ve daha sonra gelip şöyle demiş:

Bana niye öğrettiğimi soruyorlarve ben cevaplıyorum:

"Böyle şahane bir arkadaşlığı başka nereden bulabilirim ki"

Orada güçlü, tarafsız, bilge bir devlet adamı oturuyor

Başka bir güzel konuşan Daniel Webster.

Ve orada bir doktorHızlı, usta elleri

bir kemiği iyileştirebilen veya hayatın akışını durdurabilen.

Yanında bir inşaatçı oturuyor.

İçinde bir papazın Tanrı’nın sözlerini söyleyebileceği

Ve biz tökezleyen ruhların İsa’ya dokunabileceği

Kilisenin kemerini yükselten…

Ve hepsi öğretmenlerin, çiftçilerin, tüccarların, işçilerin

ufak bir topluluğu...

Harika bir gelecek için çalışan, oy veren, inşa eden,

Planlayan ve dua edenler…

Ve diyebilirim ki

Kiliseyi göremeyebilirimVeya sözleri duyamayabilirim

Veya onların ellerinden yetişenleri tadamayabilirim ."

Ama belki de yapabilirim.Ve sonra diyebilirim ki,

"Onu bir zamanlar tanırdım;

Güçsüzdü veya güçlüydü, cesurdu, gururluydu.

Onu bir zamanlar tanırdım,Fakat o zamanlar genç bir delikanlıydı."

Bana niye öğrettiğimi soruyorlar ve ben cevaplıyorum,

"Böyle şahane bir arkadaşlığı başka nereden bulabilirim ki"

Ve inanıyorum ki öğretmenlik mesleğinde…

Doğru, çok fazla gençle birlikte olursunuz.

Ve mesela ben UCLA'deki genç öğrencilerimi düşündüğümde,

otuz küsur avukat, on bir dişçi ve doktor,birçok öğretmen ve diğer meslekler...

Ve onların ilerlediğini görmek size büyük bir mutluluk veriyor.

Her zaman gençlerin ilk olarak eğitim almak için

orada olduklarını hissetmelerini sağlamaya çalıştım.

Basketbol ikinci sıradaydı, çünkü bu onların masraflarını çıkarıyordu.

Ve sosyal aktiviteleri içinde biraz zamana ihtiyaçları vardı,

ama eğer sosyal aktiviteleri diğer ikisi üzerinde biraz daha baskın olsaydı

hiçbirine sahip olamayacaklardı.

İşte gözetimim altındaki gençlere aşılamaya çalıştığım fikirler bunlardı.

3 kuralım vardı, neredeyse her zaman bağlı kaldığım...

Bunları UCLA’ye gelmeden önce öğrenmiştim

ve bunların çok önemli olduğuna karar vermiştim.

Biri “Asla geç kalma”. Asla geç kalma.

Sonra başka kurallar da koydum oyunculara...

Eğer bir yerlere gidiyorsak, üstleri başları düzgün ve temiz olmalıydı.

Onlara ceket, gömlek ve kravat giydirdiğim bir zaman da oldu.

Daha sonra şampiyonlarımızın okula kot,boğazlı kazaklar ile geldiğini gördüm.

Ve biraz düşündüm. “Bu kuralı sürdürmem doğru değildi.”

Dolayısıyla onlara izin verdim, sadece üstleri başları düzgün ve temiz olmalıydı.

Ve en iyi oyuncularımdan biri...

Büyük ihtimalle duymuşsunuzdur, Bill Walton…

Geldi ve sanırım bir yerlere maça gitmek için otobüse binmek üzereydik.

Üstü başı düzgün ve temiz değildi.

Ben de gelmesine izin vermedim, otobüse binemedi.

Eve gitmek, temizlenmek ve gidebilirsehavaalanına kendisi gitmek zorunda kaldı.

Yani bu kuralıma sadık kaldım, bu kuralın doğruluğuna inanıyordum.

Zamanın çok önemli olduğuna inanırım.

Dakik olmanız gerektiğine inanırım.

Ama antrenmanlarda mesela…

Zamanında başladığımızda, zamanında bitirdiğimizi gördüm.

Gençler onları daha fazla tutabileceğimizihesaplamak zorunda değildiler.

Koçluk eğitimlerinde konuştuğumda, sıklıkla koçluk eğitimlerindeki genç koçlara…

Ki bu eğitimlerde genelde mesleğe yeni başlayan daha genç koçlar olur.

Çoğu gençtirler ve bilirsiniz büyük ihtimalle yeni evlidirler.

Ve onlara şunu anlatırım:

“Antrenmanlara gecikmeyin, çünkü eve kötü bir ruh halinde gidersiniz

ve eve kötü bir ruh halinde gitmek genç evli bir adam için iyi değildir.

Yaşlandığınız zaman, bir farkı olmayacak ama…”

Zamanın önemine inanırım:

Zamanında başlamanın ve zamanında bitirmenin önemine inanırım.

Ve bir diğer kuralım "tek bir küfür bile olmamasıydı".

Tek bir kötü söz bile olsa, o gün artık orada duramazdın.

Oyun sırasında görürsem, oyundan alır ve yedek kulübesinde oturtturdum.

Ve üçüncüsü “Asla bir takım arkadaşını eleştirme” idi.

Bunu istemiyordum.

Onlara derdim ki, bunu yapmak için ben para alıyorum.

“Bu benim işim. Bunun için bana para ödüyorlar.

Sefilce ama ben bunun için para alıyorum.”

Çok şükür bugünkü koçlar gibi değil, hayır…

Benim zamanımdakinden biraz farklı şimdi…

Ama bu üç kural vardı, o zamanlar neredeyse her zaman bağlı kaldığım…

Ve bunlar gerçekten babamdan geliyordu

ve bir zamanlar bana ve erkek kardeşlerimeöğretmeye çalıştığı bunlardı.

En sonunda bir piramit yarattım.

Şu anda onun hakkında detaylı konuşmak için zamanım olmayacak maalesef…

Ama sanırım daha iyi bir öğretmen olmama yardım etti.

Şunun gibi bir şeydi.

Piramitte bloklarım var ve temel taşları:gayretlilik ve heves,

çok çalışmak ve yaptığın işten zevk almaktı.

Piramidin tepesinde ise, benim başarı tanımıma göre…

En tepede, inanç ve sabır var.

Ve size söylüyorum:

“Ne yapıyorsanız yapın, sabırlı olmakzorundasınız. Sabrınız olmalı.”

Bazı şeylerin olmasını istiyoruz.

Gençliğin çok sabırsız olduğundan bahsediyoruz ve evet öyleler.

Ve her şeyi değiştirmek istiyorlar

ve her değişimin bir ilerleme olduğunu düşünüyorlar.

Ve biraz yaşlandığımızda, bazı şeylerden vazgeçmeye başlıyoruz

ve değişim olmadan ilerlemenin mümkün olmadığını unutuyoruz.

Yani sabrınız olmalı ve inanıyorum ki inancımız da olmalı.

İnanmamız gerektiğine, gerçekten inanmamız gerektiğine inanıyorum.

Sadece sözde değil, yapmamız gerekenleri yaptığımız takdirde

olayların olması gerektiği gibi olacağına inanmalıyız.

Bence, çoğu zaman olayların bizim istediğimiz gibi olacağını umma eğilimdeyiz.

Ama isteklerimizi gerçeğe dönüştürmek içinyapmamız gerekenleri yapmıyoruz.

Bunun üzerinde yaklaşık 14 yıl çalıştım

ve sanırım daha iyi bir öğretmen olmama yardım etti.

Ama hepsi o ilk başarı tanımının etrafında gelişti.

Bilirsiniz...

Birkaç yıl önce George Moriarty adında birbüyük beyzbol ligi hakemi vardı.

Ve Moriarty'i tek "i" ile hecelerdi.

Bunu daha önce hiç görmemiştimama o böyle yapıyordu.

Ve büyük lig beyzbol oyuncularının genelde

bu konularda idrak yetenekleri oldukça yüksektir.

Ve onun isminde tek bir “i" olduğunu fark ettiler

ve çeşitli zamanlarda ona aklındakinden bir tane daha fazla olduğunu söyleyen

kaç kişi olduğuna inanamazsınız.

Ama sanırım benim bu piramitle yapmaya çalıştığım gibi bir şey yazdı.

Ve adına “Önümüzdeki Yol" veya "Arkamızdaki Yol” dedi.

Ve dedi ki:

Kaderi suçladığımızda ve

Kazanamamamızın tek nedeninin kader olduğunda ısrar ettiğimizde

bence bazen kader arkamızdan gülüyor.

Eski zamanlardan kalma bir iddiaya dayanır:

Kendi içimizde kazanırız ya da kaybederiz.

Raflarımızdaki parlak ödüller, Asla yarının maçını kazanamazlar.

Sen de ben de derinlerde bir yerde,

Her zaman zaferi kazanmak için bir şans olduğunu biliyoruz.

Ama elimizden gelenin en iyisini yapmayı başaramadığımızda,

Oyun gerçekten kazanılana kadar

Her şeyi verip hiçbir şeyi saklamama Testini geçememişizdir.

Cesaretle gerçekten ne denmek istendiğini gösterme,

Başkaları pes ederken oyuna devam etme,

Vazgeçmeden oynamaya devam etme…

Kupayı kazandıran gayrettir.

Önünde bir hedefin olduğunu hayal etmek,

Hayallerin öldüğünde, umut etmeye devam etmek,

Umutların söndüğünde dua etmek,Kaybetmek, düşmekten korkmamak…

Eğer cesurca her şeyimizi verdiysek,

Her şeyini veren adamdan Kim daha fazlasını isteyebilir ki...

Her şeyini vermek, bana öyle geliyor kiZaferden o kadar uzak değil.

Ve dolayısıyla kader sadece nadiren yanlıştır.

Ve her ne kadar eğilip bükülse de, Kendi kaderini yaratan bizleriz.

Önümüzdeki yolun veya arkamızdaki yolun

Kapılarını açan, kapayan bizleriz.

Bu bana, babamın bize anlatmaya çalıştığı diğer bir üçlüyü hatırlatıyor:

"Sızlanma, Şikâyet etme, Bahaneler uydurma.

Oraya çık ve her ne yapıyorsan elinden gelenin en iyisini yap."

Hiç kimse, zaten bundan daha fazlasını yapamaz.

Ben de bunu aşılamaya çalıştım.

Rakiplerim size asla kazanmaktan bahsettiğimi duymadıklarını söyleyeceklerdir.

Asla kazanmaktan bahsetme...

Benim görüşüme göre birini bir oyunda yendiğinizde kaybedebilirsiniz

veya bir oyunda yenildiğinizde kazanabilirsiniz.

Çeşitli zamanlarda, bazı durumlarda aynen böyle hissettim.

Ve ben sadece oyundan sonra onların başlarını dik tutabilmelerini istedim.

Bir oyun bittiğinde ve sonucu bilmeyen birini gördüğünüzde,

umarım davranışlarınızdan yenildiğinizi veya yendiğinizi anlayamazlar derdim.

Önemli olan bu…

Düzenli olarak elinizden gelenin en iyisiniyapmak için gayret gösterdiyseniz,

sonuçlar olması gerektiği şekilde olacaktır.

Bu hep sizin istediğiniz şekilde olacak demek değildir,

ama olmaları gerektiği şekilde olacaklardır.

Ve sadece siz, bunu yapıp yapamayacağınızı bileceksiniz.

Ve onlardan istediğim buydu,her şeyden çok…

Zamana geçtikçe ve diğer konular hakkında bilgi edindikçe,

sanırım daha iyiye gitti…

En azından sonuçlar açısından…

Ama ben yine de skorun bu diğer şeylerin yan ürünü olmasını istedim,

asıl amaç olmasını değil. Sanıyorum…

Önemli bir filozof söylemişti, yok yok. Cervantes’ti.

Cervantes demişti ki

“Yolculuğun kendisi sonundan daha güzeldir” ve bu sözü seviyorum.

Doğru olduğunu düşünüyorum. Oraya gitmek...

Bazen oraya gittiğinde, neredeyse hemen bir hayal kırıklığı olur.

Ama “oraya gitmek”, eğlence odur.

Bundan hoşlanmıştım ve UCLA’deki basketbol koçu olarak

antrenmanlarımızın yolculuk ve maçın son, sonuç olmasını sevmiştim.

Tribünlerde oturmayı, oyuncuları oynarken seyretmeyi

ve bütün hafta boyunca düzgün bir iş yapıp yapmadığımı görmeyi severdim.

Ve gene, oyuncuların yapabileceklerinin eniyisini yapmak için çaba gösterdiklerini bilerek

kişisel tatmini yaşamasını sağlamaktı amaç…

Bazen, bana sorulurdu:

“En iyi oyuncunuz kimdi? En iyi takımlar hangileriydi?”

Bunlara asla cevap veremem, böyle bireysel olduğunda...

Bir gün bana soruldu:

“Varsayalım ki,

bir şekilde mükemmel oyuncuyuyaratabilme gücünüz var. Ne isterdiniz?”

Ve ben de dedim ki: “Neden eğitim almak içinUCLA'de olduğunu bilen birisini isterim:

iyi bir öğrenci olan ve her şeyden öncegerçekten neden orada olduğunu bilen birisini...

Ama tabi oynayabilen birisini de…

Defansın genelde şampiyonalarıkazandırdığının farkında olan,

defansta çok çalışan, ama aynı zamandahücumda oynayabilen birisini...

Ve bencil olmamasını,

her zaman basket atmaya çalışan değil

önce pas atmaya bakan birisi olmasını isterim.

Pas atabilen ve atacak birini isterim.

Bunu yapabilen ama yapmayan oyuncularım oldu.

Bunu yapacak olan ama yapamayan bazı oyuncularım da oldu.

Dışarıdan atış yapabilmesini, ama aynızamanda içeride de iyi olmasını isterim.

Her iki yönde de iyi ribaunt alabilmesini isterim.

Niye Keith Wilkes’ı alıp, burada bırakmayalım?”

Nitelikleri tamamdı, sadece o değildi ama o özel kategoride kullandığım oydu.

Çünkü elinden gelenin en iyisini yapmak için çaba sarf etti.

“Bana Koç Diyorlar” kitabımda, bana büyük mutluluk veren iki oyuncumun…

Kendi potansiyellerine şimdiye kadar .

sanırım kimsenin yaklaşamadığı kadar çok yaklaştılar...

Biri Conrad Burke ve diğeri Doug McIntosh…

Onları birinci sınıfta gördüğümde, bizim birinci sınıf takımımızda…

Birinci sınıflar benim öğretmenlik yaptığımzamanlarda okul takımında oynayamazdı.

Düşündüm ki "aman tanrım, eğer bu iki oyuncu, bunlardan biri…"

O zaman farklı yıllardı.

Her ikisi için de “Eğer bu bizim okul takımımıza girecek kadar başarılı olursa,

bizim okul takımımız oldukça sefil demektir" diye düşündüm.

Ve biliyorsunuz, bunlardan biri bir buçuk sezon boyunca as oyuncuydu

ve diğeri bir sonraki yıl ulusal şampiyonada 32 dakika oynadı.

Ve bizim için muazzam bir iş çıkardı.

Ve bir sonraki yıl, ulusal şampiyona takımının as oyuncularından biriydi.

Ve ben asla bir dakika bileoynayamayacağını düşünmüştüm…

İşte bunlar, gördüğünüzde size büyük keyifve büyük memnuniyet veren şeyler…

O gençlerden hiçbiri çok iyi şut atamıyordu,

ama mükemmel şut yüzdeleri vardı çünkü zorlamıyorlardı.

Ve hiçbiri iyi zıplamıyordu ama iyi pozisyon tutuyorlardı

ve iyi ribaunda çıkıyorlardı.

Hatırlıyorum da atılan her şutun, kaçırılacağını varsayıyorlardı.

Dışarıda durup kaçırılıp kaçırılmayacağınıbekleyen adamlarım da oldu.

Sonra giderlerdi ve çok geç olurdu, başka birisi onlardan önce orada olurdu.

Çok hızlı değillerdi ama iyi pozisyon tutuyorlardı ve dengeleri iyiydi.

Bizim için iyi defans işi çıkardılar. Nitelikliydiler.

Hiçbir oyuncunun bugüne kadar yaklaşmadığıkadar potansiyellerine yaklaştılar.

O yüzden onları en az Lewis Alcindor veya Bill Walton kadar,

sahip olduğum birçok diğer yıldız oyuncu kadar başarılı görürüm.

Sanırım yeterince geveledim.

Üzgünüm, o sahneye geldiğinde

bana çenemi kapamam gerektiği söylendi.

Video ile İlgili Yorumlar
  • Bu video için yorum bulunmamaktadır.
    "Yeni Yorum Ekle" butonuna tıklayarak ilk yorumu yazan siz olabilirsiniz.