Vitamin Öğretmen Portalı

Portalı aktif kullanabilmek için giriş yapmalısınız.

Eğitim Videoları



1578 kez seyredildi

Thomas FREY (Açılış Konuşması)



TED ve SEBİT işbirliği ile 30 Nisan - 01 Mayıs 2011 tarihlerinde TED Ankara İncek Kampüsü'nde gerçekleştirilen Uluslararası Eğitim Forumu II : Eğitimde İnovasyon konulu forumu açılış konuşmalarından sayın Thomas Frey'in konuşma videosu.


Altyazı

Bugün burada, tüm bu seçkin konuklarımızlabirlikte olmaktan onur duyuyorum.

Bizim için bu etkinliği düzenleyerek

sizlerin katılımını sağlayan Türk eğitim kurumu TED'e

ve Sebit'teki değerli kişilere çok teşekkür ederim.

Bizler, genelde geçmişe bakan bir toplumuz.

Geçmişe bakıyoruz çünkü bu insanın doğasında vardır.

Hepimiz kişisel olarak geçmişlerimizi yaşadık.

Etrafımıza baktığımızda, tüm çevremizdegeçmişin kanıtlarını görürüz.

Elimizdeki tüm bilgiler tarihi oluşturur;

tarih tamamen geçmiş zamanlara ait bilgilerden meydana gelir.

Geçmişi bilmek son derece kolay,

ama hayatlarımızın geri kalanını gelecekte harcayacağız.

Bu, neredeyse geleceğe doğru geri gitmek gibi bir şey.

Bir fütürist olarak benim işim;

geriye dönmenize yardımcı olmak,

geleceğin neler biriktirebileceği hakkında size fikirler vermek,

sizi esinlendirmek

ve ileriye taşıyabileceğinizyaratıcı yenilikler sunmaktır.

Şu duvardaki çiziminize bayıldım.

Bu çizim, geleceğe parmak izinizi bırakmanızı anlatıyor.

Bu resmi çok sevdim.

Geleceğe bakmanın muhteşem bir yolu.

Peki, biz gelecek hakkındane biliyoruz?

Biliyoruz ki gelecek; sürekli gelişen bir şeydir,

durmak bilmez, siz isteseniz de istemeseniz de meydana gelecektir,

doğanın en büyük güçlerinden biridir.

Bu örneklerden bazılarını,

geleceği düşünme şeklinizi harekete geçirmek için kullandım.

Gelecek, biz içinde yer almayı kabul etsek de etmesek de meydana gelecek.

İşin içinden “Ben geleceğe gitmeyeceğim;

burada, bugünde duracağım

ve bu nokta, benim duracağım noktadır” deyip çıkamazsınız.

Böyle bir seçeneğe sahip değiliz:

istesek de istemesek de geleceğe doğru yürüyoruz.

Öyleyse, gelecek kontrol altındadır.

Gelecek, bizi kendisine doğru çekmeye devam edecek.

Bir sonraki projeniz geleceğin sorunları, ihtiyaçları

ve arzularıyla uyuşmuyorsa, gelecek onu öldürecektir.

"Geleceğin sorun, ihtiyaç ve arzuları” sözüme dikkat edin,

şimdi veya geçmişte olanlara değil;

gelecekte olacaklara uyum sağlamalısınız.

Öyleyse sorulacak asıl soru "Gelecek neyi ister?" olmalıdır.

Sizi bu soruyla baş başa bırakacağım,

bu konuya burada, bu sunumda daha sonra tekrar döneceğim.

Yani bu konu hakkında biraz sonra konuşacağız.

Birkaç yıl öncekarım ve ben

North Denver'da çok hoş bir restoranda oturuyorduk.

Dışarıda oturmuş keyifle yemeğimizi yiyorken,

karım aniden masanın üzerinden bana doğru uzandı

ve beni iterek şöyle dedi: "gözlerini dikip bakmayı kes".

Karım kimseye gözlerimi dikip bakmadığımı biliyordu

ama etrafımızdaki tüm insanlara,

sanki onlara bakıyormuşum gibi görünüyordu.

Hayır, onlara bakmıyordum aslında,

sadece bir tür uyanış yaşıyordum.

Peki, uyanış ne demektir?

Uyanış, etrafımızdaki dünyanın bir anda ortaya serilmesidir.

Aniden dünyayı, daha önce hiç yaşamadığımız

farklı bir şekilde algılamaya başlarız.

Ancak bu herhangi bir uyanış değildir:

Burada, beş farklı uyanıştan oluşan tam bir kategori vardır.

Bu, kütlesel spektrografik, izotropik, çift dörtlü-turbo,

soluk kesen bir uyanıştır.

En muhteşemlerinden biridir.

Ve karım vahiyler almamı engelledi,

bana gelen fikirleri durdurdu.

Hayatımı bir fikir bağımlısı olarak harcadım.

Her zaman fikirlere ve yeniliklere bağlı bir insan oldum.

Ve şimdi, umarım bugün burada uyanışlar gerçekleştirebiliriz.

Peki, bir sonraki büyük uyanışınız ne olacak?

Umarım bunu bugün burada yaşarız.

Getirdin mi? Tamam.

Pekâla, durumumuza geri dönelim; keyifle oturuyorduk

- büyük uyanışın ne olduğunu merak ediyorsunuz -

keyifle oturuyor

ve kenardaki hoparlörlerdengelen müziği dinliyorduk.

Birden gelen müziğin içinde çok hoş bir şarkı duydum

ve "Vay, bu şarkının kime ait olduğunu bilmek isterdim” dedim.

Hemen iPhone'umu açtım, onda "Shazam" adlı bir program var,

şarkıyı dinleyerek size sanatçıyı ve şarkının adını söylüyor.

Böylece, şarkının Anita Gordon tarafından söylendiğini

ve adının "Tonight and the rest of my life" olduğunu öğrendim.

Ve şarkıyı hemen satın aldım, aslında satın aldım...

Ve...

Sanırım burada yeterince ses almıyoruz. Tamam.

Hemen oracıkta, durduğum yerde şarkıyı satın aldım,

indirdim, o şarkıya sahip oldum.

İşte bu büyük bir uyanma anıydı

çünkü bir mağazaya gitmek zorunda kalmadım,

bir web sitesine girmek zorunda kalmadım,

şarkıya hemen bulunduğum yerde sahip olabildim.

Bu yeniydi, bu farklıydı.

Bir örnek vermek gerekirse:

mesela geçen hafta Ankara'da sokaklarda yürürken …

Üzerinde beğendiğiniz bir ceket olan birini gördünüz

ve "Vay canına, adamın ceketi ne güzel" dediniz.

Burada bir fotoğraf makinesi kullanabilirsiniz.

Sonuçta buradaki büyük fikir,

herhangi bir objeye yöneltebileceğiniz

ve onu resimleyebileceğiniz

ve sonra bu objeyi satın alabileceğiniz bir fotoğraf makinesinin olması.

Diğer bir deyişle, eğer "Bu adamın giydiği ceketi sevdim" derseniz,

bunu çekebilir, üzerine zum yapabilir,

onun hakkında ayrıntılı bilgi edinebilir, renklerini değiştirebilir,

onu satın alabilir ve evinize teslim edilmesini sağlayabilirsiniz.

Etrafımızdaki dünya aniden bizim pazar alanımız,

mağazamız haline gelir;

bir şeyleri satın almak için dükkânlara gitmek zorunda kalmayız.

Herhangi bir ürün, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda.

Yine bir örnek verelim, bir adam yolda yürüyor:

“Elindeki çantayı beğendim.”

Hemen telefonunuzu...

Hemen telefonunuzu bu objeye yönelterek

kullandığı çantanın fotoğrafını çeker

ve onu ilk fırsatta satın alabilirsiniz.

Yönelt, tıkla ve satın al.

Veya bir kadının giydiği çizmelerden hoşlandınız:

fotoğraf makinenizi bu çizmelere doğrultabilir

ve fotoğrafını çekerek satın alabilirsiniz.

Veya bir kemer tokası: yönelt, tıkla ve satın al.

Bu sadece bir şeyleri satın almak için olmak zorunda değil,

"Bu korkunç adamın elinde ne var?" ile ilgili

bilgi edinmek için de yapılabilir.

Yönelt, tıkla ve bu bilgiyi bul.

Veya sadece “Bu da neyin nesi?”

Yönelt, tıkla ve bilgiyi elde et.

Bu herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda, herhangi bir ürün olabilir.

Demek ki, karşılaştığımız herhangi bir şey hakkında bilgi edinebilir,

bunları satın alabilir, bunlarla ilgili birçok şey yapabiliriz.

İşte size masasını dıştan motorlu bir tekneye çeviren kişi örneği.

Bununla ilgili ayrıntılı bilgi bulabiliriz.

Kendini dengeleyen tek tekerlekli bir bisiklet,

bir tane de bizim olsun istemez miyiz?

Veya kendi pisliğini temizleyen bir köpek,

yönelt, tıkla ve bilgiyi edin.

Bunların tümü bizi pazar alanımızın kapılarını açmaya götürüyor.

Kabloları kesiyor, kablosuz oluyoruz

ve böylece burası bizim kapısı açılmış pazar alanımız haline geliyor,

böylece bir şeyler satın almak için artıkmağazalara gitmemize gerek kalmıyor.

Ve bunun aslında çok uzakta olduğunu düşünüyorsanız size,

adına "Google Goggles" denilen bir ürün olduğunu

ve elinizde bir tablet bilgisayar olan her yerde

bunu gerçekleştirmeye çok yakın olduğunuzu hatırlatırım.

Ona yönelttiğiniz şeylerle ilgili bilgiler bulabilir

ve şimdilik satın alma olanağınız bulunmasa da,

birkaç ay içinde bunu gerçekleştirebilirsiniz.

Bununla bağlantılı olarak,

ödemeleri kabul edebilme de devreye girecek.

Burada vurgulayacağım üç şirket var; Square, Intuit, Vero Phone

Bu şirketler nerede olursak olalım, bu küçük avuç-içi cihazlarla

son derece kolay bir şekilde uzaktan ödemeler alabilmemizi sağlıyor.

Ama bu sadece pazar alanının kapılarının açılması değil,

bu toplumun kapılarının açılması.

Toplumun ve onun hakkında düşünmeşeklimizin kablolarını kesiyoruz.

İşgücünün, sosyal yaşamımızın,toplantılarımızın

hatta aklımızın kapılarını açıyoruz.

Aklımızı, geçmişte hiç yapmadığımız şekildekullanmak üzere özgür bırakıyoruz.

Değerli Doktor Max Plank'ın şu sözünü çok severim:

"Bir şeye bakış açımızı değiştirdiğimizde,baktığımız şey değişir."

Tamam, şimdi antik çağlara dönelim.

Birçok ünlü Yunan matematikçinin bulunduğu

Antik Yunan zamanlarına gidelim.

Pisagor, Arşimet, Öklid gibi kişiler. Bazı ünlü Yunan matematikçiler…

Roma İmparatorluğu zamanında hiç ünlü bir matematikçi yok.

Bunun nedeni, Romalıların Yunanlılar kadar zeki olmaması değil,

kullandıkları numaralama sistemi.

Onlar Romen rakamlarını kullanıyorlardı.

Romen rakamları, kötü bir numaralama sistemiydi.

Aslında Romalılar zamanında,

kötü birçok numaralama sistemi bulunuyordu.

Ayrı bir numaralama sistemi yoktu,

harflerin altına gizlenmiş, değersiz bir niteliğe sahipti.

Birler, onlar, yüzler, binler yoktu.

Her sayı kendi içinde bir denklemdi

ve bu, daha ileri matematiğe geçilmesini engelledi.

Günümüzdeyse bu, son derece önemli bir kavram,

çünkü bu sistem koca bir imparatorluğu

yüzyıllar boyu yüksek matematik yapmaktan alıkoydu.

Öyleyse, bugün sormamız gereken soru şu olmalı:

"Günümüzde kullandığımız hangi sistemlerRomalıların sayılarına denk,

hangi sistemler bizim ileri gitmemizi engelliyor?".

Şu, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir soru:

"Günümüzde kullandığımız hangi sistemler,

büyük şeyler yapmamızı engelleyen Romen Rakamlarına denk geliyor?"

Bir yılda 12 ayı bulunan

ve Şubat ayının yanı sıra bazı aylar 30 diğer aylar 31 çeken

bir takvim sistemini kullanıyoruz.

Bu neden iyi bir sistemdir?

Ağırlık ve uzunluk ölçülerimiz var.

ABD, metrik sistemle uyumlu değil.

Bu pek mantıklı değil.

Ve mesele sadece sistemlerimiz değil, aynı zamanda teknolojimiz de.

Şimdi size kısa bir video klip göstereceğim

ve sonra şu soruya döneceğiz:

"Günümüzde kullandığımız hangi teknolojiler

Romen rakamlarına denk düşüyor? ".

Çünkü Romen rakamları, sadece bir sistem olmanın ötesindeydi,

aynı zamanda bir teknolojiydi.

Öyleyse, bu video klibi izleyelim ve sonra konuya geri dönelim.

Pekâla, bu Sn.Rick Wakeman'dan kısa bir video klipti.

Rick Wakeman, dünyadaki en hızlı klavyeçalgıcılarından biri olarak bilinir.

İngiliz’dir, Yes adlı rock grubunda klavye çalar.

Birçok kişi tam, yarım ve çeyrek notalarla beste yaparken

Rick Wakeman müziğini 1/64 ve 1/128'lik notalarla oluşturur.

Şimdi, bunu size gösterdim

çünkü bu, geleneksel piyanoda aslaçalınamamış bir parçadır.

Geleneksel piyanoda çalmak, çok yavaş kalıyor.

Bunun gibi bir şeyi çalabilmek için çok hızlı bir klavyeniz olmalı.

Öyleyse "Günümüzde kullandığımız hangi teknolojiler

Romen rakamlarına denk geliyor?" sorusunu sorduğumuzda

yanıt, etrafımızdaki tüm teknolojiler olmalıdır.

Bu teknolojiler bazen günlük, bazen haftalık şekilde

ofislerimize, evlerimize sunuluyor ve her şeyi değiştiriyor.

İlk iPhone'umu aldığımda,

bunun hayatımı değiştirecek bir şey olduğunu biliyordum.

İş yapma şeklimi değiştirdi.

Dolayısıyla, asıl soru

"Şu andaki eğitim sistemimiz, Romenrakamlarına denk bir sistem midir?

Daha iyi bir şey var mı?"

Bugün, bu konuyla ilgili bazı detayları açıklamaya çalışacağız.

Pekâla, şimdi düşünme şeklinizi bir parça genişletelim.

Yıl 2111, gelecek yüz yıl.

Şu andan yüz yıl sonra insanlar,

şu anda dinlediğimiz müziklerin acabahangilerini hala dinliyor olacaklar?

Bunu dikkate alırsak,

acaba bugün dinlediğimiz hangi müzikler yüz yıl önce yapılmış?

Bazı klasik müzikler ve bazı dinsel müzikler;

ama acaba hangileri zaman testini geçerek

yüz yıl sonra hala dinleniyor olacak?

İyi bir soru.

Ama bence “ne dinliyor olacağımızdan” daha da önemlisi

“yüz yıl sonra müziği nasıl dinliyor olacağımız”.

Müzik hala hoparlörlerden mi gelecek,

yoksa sadece boşlukta mı yankılanacak,

bundan yüz yıl sonra acaba hala müzik diye bir şey olacak mı?

Da Vinci Enstitüsünde, müziğin nereye gideceği konusunda

bir karar vermeye çalışarak bu soruyla boğuştuk.

Sonuçta en ileri teknoloji,

en mükemmel müzik setiyle ilgili olarak şu fikre vardık.

Ve sırası gelmişken,

en mükemmel müzik setini kullanmak için

şu saç biçimine sahip olmalısınız.

Bu en mükemmel müzikçalar çok sıra dışı bir şey olacak.

Müziğe tepkimizi algılayabilme yeteneğine sahip olacak

ve sadece vücudumuzun pozitif reaksiyon verdiği müzikleri sunacak.

Çok da akıllı olacak, hangi ruh halinde olduğumuzu anlayacak.

Sabah yeni mi yataktan kalkıyoruz, kahvaltımızı mı yapıyoruz,

dinlenmeye mi çalışıyoruz, hareketli miyiz:

hayatımızın herhangi bir anında çalacağı doğru müziği tam olarak bilebilecek.

Sizce iyi bir fikir mi?

Bazılarınız "evet" diyecek, bazılarınız "hayır".

Ancak bunu bir parça farklı bir ürüne dönüştürelim.

En ileri teknoloji, en mükemmel sebili inceleyelim.

En mükemmel sebil, şimdikine oldukça çok benzeyecek.

En mükemmel sebil,

vücudumuzun ne tür sıvılara ihtiyaç duyduğunu

algılayabilme yeteneğine sahip olacak

ve bize sadece olumlu tepki vereceğimiz sıvıları verecek.

Yine bu da çok akıllı olacak.

Sabah uykudan mı uyandığımızı

ve bir fincan kahve mi yoksa çay mı içeceğimizi anlayacak,

kahvenin içine ne kadar kafein koyması

veya ne kadar tatlandırıcı ilave etmesi gerektiğini bilecek.

Meşrubat içeceksek,

içinde ne kadar karbonat olması gerektiğini algılayacak.

Yine soruyorum, sizce bu iyi bir fikir mi?

Bazılarınız "evet" diyecek, bazılarınız "hayır".

Bu konu beni mükemmel su kavramına götürüyor.

Mükemmel su.

Hepimiz kirli suyun bizim için iyi olmadığını biliyoruz

ve biliyoruz ki suyun içindeki her şeyi çıkarır

ve suyu damıtırsak, su ideal olmaktan çıkar.

Öyleyse “mükemmel su”,

suyla ilgili tüm bu fikirler dizisinin bir yerinde duruyor

ve zaman içinde belirli bir anda

bireysel olarak bizim için mükemmel.

Dünyada 7 milyar insan yaşadığına göre,

mükemmel suyun da teorik olarak

yaklaşık 7 milyar farklı formülü bulunmakta.

Ve mükemmel suyun bu formülleri,

metabolizmamız değiştikçe her gün her saniye değişmekte.

Bu düşünceler dizisine göre

bir noktadamükemmel arayüz duruyor,

yani çevremizdeki dünya ile nasıl yüzleştiğimizi belirleyen arayüz.

Eczaneye gittiğimizde, doktorlar çoğu zaman bir ilacı,

ideal doz 137 mg veya 348 mg iken

200 veya 400 mg olarak yazacaklar.

Günümüzde bu düzeyde bir reçeteyle çalışamayız.

Gelecekte çalışacağız…

Bu da bizi,

atomlar ve elektronlar arasında süregelen

tüm bu savaşımlara sürüklüyor.

Artık çoğu kişi bunu bu şekilde düşünmüyor ancak,

fiziksel dünyadaki her şey olan atomlarla

dijital dünyadaki her şey olan elektronlar arasında

devam etmekte olan bir savaş var.

Dijital dünyadaki her şey,

fiziksel dünyadaki şeylerden çok daha hızlı meydana gelmekte.

Dijital dünya sürekli hareket halindedir,

teknolojileri bozarak dağıtır, dünyayı değiştirir.

Ancak bu meydana gelse de,

dijital dünyaya geçen birçok insan var

ve bizler bir beyin drenajı yaşıyoruz.

Ulaşım, üretim, hizmet sektörlerindeki işlerini bırakarak

dijital dünyaya kayan çok insan var,

çünkü şu anda heyecan verici her şey orada.

Bu doğal olarak bize fiziksel dünyada

geniş boşluklar ve büyük fırsatlar bırakıyor.

Günümüzde birçok şirket

"fiziksel bir ürün mü yapmalıyım, dijital bir ürün mü?"

konusunda bir seçim yapma gereği duyuyor.

Fiziksel bir ürün yaptığınızda, ham maddelerle uğraşmalısınız.

İlgilenmeniz gereken nakliye ve teslimat gereklilikleri,

mühendislik işleri, tasarım çalışmaları,depolama alanı,

sergileme alanı ve en azından ABD'de vergiler var.

Dijital bir ürün yaparken,

bu ürünü ve gerekiyorsa değişikliklerini son derece hızlı gerçekleştirebilir,

kopyalarını tekrar tekrarçıkararak satabilirsiniz.

Çok basit.

Kısacası, fiziksel ürünler fiziksel sınırlara tabidir,

ama dijital ürünlerin kısıtlamaları yoktur,

sadece bir arayüz aygıtı gerektirir.

Bugün biraz da bu konuda konuşalım: Arayüz aygıtları…

Fiziksel dünya ve dijital dünyanın ortasında bir arayüz bulunur

ve bu arayüz, uygulamalar dünyasıyla oluşturulur.

Bunlar, bir iPhone'la, bir iPad'le

veya bir android aygıtla

veya herhangi bir akıllı telefonunuzlaçalıştırabileceğiniz uygulamalardır.

Ve bunlar hayatı dehşet verici bir hızla dolduruyorlar.

Apple, iPhone'ları için uygulamalar oluşturmaya başlayan insanlara

yazılım geliştirici kitlerini ilk olarak2008 Martında sundu.

Aynı yılın Haziran ayında ilk 500 uygulamalarını ilan ettiler.

Bugün 273.000'den fazla uygulama mevcut;

dün gece kontrol ettim.

Ortalama onay süresi, beş günden az.

On milyondan fazla uygulama indirilmiş.

Bunun ne kadar önemli olduğuna dair bir fikir vermek için:

Apple, dünyada Mobil Exxon'dan sonra en değerli ikinci şirkettir.

Gelirlerinin yarısı, iPhone'dan geliyor.

Ve iPad'in ne yaptığına bakarsanız, üretimi artırır artırmaz hızla büyüyecek.

Yeterince hızlı üretemiyorlar.

Android aygıtlar:

android aygıtlar için 250.000'den fazla uygulama mevcut

ve 4 milyardan fazla indirilmiş.

Google yeni uygulamaları muazzam bir hızla onaylıyor.

Geçen ay 35.000 onay verdiler.

Diğer bazı aygıtlara gelince:

Windows 7 telefon, 12.000 uygulama ve artmaya devam etmekte;

ardında Facebook uygulamalarını görüyoruz,

75.000'in üzerinde Facebook uygulaması var,

bunların bazıları dev uygulamalar.

Sadece Samsung televizyon için bile 350 uygulama mevcut.

Yani bu uygulamalar sadece akıllı telefonlar ve bilgisayarlar için değil.

Diğer aygıtlara da geleceğiz ama asıl ilginç olan nokta şu:

Google, Google TV'yi başlattı.

Geçen yıl Ekim ayında açık API'lerini oluşturdular.

Google dünyanın televizyon izleme biçimini değiştirmek istiyor

ve bizler bunu uygulamalar sayesinde gerçekleştiriyoruz.

Artık ürünler farklı bir yöntemle tasarlanıyor,

geçmişte ürünler yukarıdan aşağıya tasarlanabiliyordu.

Şirketteki bazı mühendis ve yöneticiler ürüne karar veriyor,

onu üreterek dünyaya sevk ediyor ve şunu söylüyordu:

"Buna bayılacaksınız".

Aygıtları ve sonra insanları bu şekilde,

yukarıdan aşağıya sistemden çok,

aşağıdan yukarıya bir sistemle oluşturuyorlar;

bu, yeni ürünler oluşturmada aşağıdan yukarıya yaklaşımdır.

Son zamanlarda İngiltere'de ortaya çıkan ilginç çalışmalardan biri de,

gençlerin %80'inin televizyon izlediğini

ve bu deneyimlerini birisiyle uzaktan paylaştığını göstermekte.

Deneyimlerini Twitter veyaFacebook yoluyla paylaşıyorlar

veya telefonlarıyla konuşuyorlar ve bunu gerçek zamanlı yapıyorlar.

Çok can sıkıcı olabilir ama bunu yapıyorlar işte.

Cisco, önümüzdeki beş yıl içinde web'teki tüm içeriğin %90'ından fazlasının

sadece video içeriği olacağını tahmin ediyor.

Peki, geleceğin televizyonu neye benzeyecek?

Bugün sahip olduklarımızdan çok daha farklı görüneceğini garanti ederim.

Sonuç olarak, şu anda bu uygulamaların, fiziksel ürünlerin

ve işleme gücünün yoğun dönüşümünü deneyimliyoruz.

Yani aygıtlar, fiziksel ürünlerle ve uygulamalarla bağlantılı hale getirildi

ve bunların tümü fiziksel dünyaya geçiyor.

Peki, ben şunu öğrenmek istiyorum:

arabam, evim, traktörüm, teknem, gitarım için uygulamalar nerede?

Tüm bu fiziksel ürünler için uygulamaları,gelecekte oluşturuyor olacağız.

Ürünleri geliştirme şeklimizi değiştirecek.

İnsan vücudunun fiziksel dünyayla temas ettiği üç ana nokta vardır.

İçinde yürüdüğümüz ayakkabılar, oturduğumuz koltuklar

ve uyuduğumuz yataklar.

Bu şeylere arayüz aygıtları yerleştirebilmeye başladığımızda,

onlar için de uygulamalar geliştirmeye başlayacağız.

Mesela bir araba kullanırken

bana en açık trafiğin nerede olduğunu söyleyebilecek

bir uygulama olmasını isterdim.

En yakın otoparkın nerede olduğunu bilmek isterdim.

Ayrıca, arabamın beni tanımasını isterdim,

yeni bir şehre gittiğimde bana gidebileceğim restoranları,

kültürel etkinlikleri önermesini, arabamın çok akıllı olmasını isterdim.

Bir etkinliğe katılıyorsam, bir toplantıya geç kalıyorsam,

arabamın GPS sistemi sayesinde

tam olarak nerede olduğumuzu bilmesini isterdim,

takvimime erişebilmesini ve kiminle toplantım olduğunu bilmesini,

bu toplantıya gitmenin ne kadar zaman alacağını saptamasını

ve sonra toplantı yapacağım herkese ulaşarak

onlara saat kaçta varacağımı bildirmesini isterdim.

Bence arabalarımız bu kadar akıllı olmalı.

Bu gibi teknolojileri geliştirebilmeyi gelecekte başaracağız.

Evlerimiz için de bir arayüze ihtiyacımız var.

O zaman evlerimiz için uygulamalar geliştirmeye başlayacağız

ve bu uygulamalar, eve giren suyu,

havayı, elektriği, gücü izliyor olacaklar.

Suyu, gücü depoluyorsak, depoladıklarımızı da izleyecek.

Bunların çoğu,

yakın alan iletişimi (temassız sistemler)sayesinde gerçekleşecek,

böylece cihazlara bağlı kablolara sahip olmazorunluluğumuz ortadan kalkacak.

Yakın alan iletişimi, mobil cüzdan gibi şeylerle kısa mesafe bağlantılarıdır,

böylece kredi kartını POS cihazından geçirmek zorunda kalmadan,

sadece akıllı telefonumuzu bir aygıta yakın tutarak ödeme yapabiliriz.

Bu sistemi otobüs ücretlerini ödemek, metroya girmek

veya otomatik makinelerden bir şeyler satın almakta kullanabileceğiz.

Bize makbuzlar, uyarılar, bildirimler ve satış sağlayacak.

Bu yakın alan iletişimi, bize çevresel aygıtlar dünyasının kapısını açıyor.

Çevresel aygıtlar akıllı telefonlarımızla iletişime geçtiğinde,

geçmişte asla yapamadığımız şeyleri artık yapabiliyor olacağız.

Telefonumu kullanırken elimi ikide bir cebime soktuğumu

ve telefonumu çıkararak saati, e-posta mesajlarımı,

SMS'lerimi kontrol ettiğimi fark ettim.

Sony ve Ericsson, telefonu cepten çıkarmak zorunda kalmaktansa,

akıllı telefonunuza kablosuz bağlanan bir kol saati aygıtı geliştirdi.

Böylece neler olup bittiğini,

cebinizden herhangi bir şey çıkarmak zorunda kalmadan öğrenmek için

farklı uygulamalar arasında gezinebileceksiniz.

Bu iPhone'unuz için 3 boyutlu bir izleyici aygıttır,

kameraları gözlüklere bağlayabilir

ve gittiğiniz yerde kayıt yapabilirsiniz,

bu aygıtları klavyelere de bağlayabilirsiniz.

Bu, akıllı telefonunuz için bir rüzgâr gücü yükleyicisidir.

İşte bu gerçekten ilginç;

çocuk kitabı gibi görünen bir kitap,

aslında sadece yetişkinlerin akıllı telefonlarını

nasıl kullanacaklarını öğrenecekleri eğitici bir araç.

Bu…

Robotics tarafından sunulan bir uzaktan kumanda topu,

bu firma,yaşadığımız yere yakın.

Bu, iPad veya iPhone'umuzu sadece etrafı yönetmek için kullanan,

bununla ortamı kontrol edebileceğimiz bir uzaktan kumanda topu.

Şimdi, bu teknolojiyi bir golf topunun içinde kullanıp

golf topunu kontrol edebilseydik,

sanırım iyi bir ürüne sahip olurduk.

Bazı sürüş oyun yazarları, direksiyongörünümünde bir aygıt geliştirdi,

telefonunuzu bunun içine yerleştirebiliyorsunuz.

Bu, bazı otomobil üreticilerini

telefonu bir direksiyonun içine eklemeye yöneltti

ve bir anda gösterge tablosunu yönetenuygulamalar geliştirmeye başladık.

Şu anda bunun gerçekten uzak olduğunu düşünüyorsanız,

işte size araca bir iPad takma olanağı tanıyan bir Volkswagen Bully;

çok yakında üretime geçecekler.

Bu tür teknolojilerde artık tek sorun,

aracın akıllı telefondan veya iPad'in araçtan

çok daha uzun ömürlü olmasıdır.

Elektronik teknoloji çok hızlı değişiyor: araç teknolojisi o kadar değil.

Şimdi vereceğim örnek, özellikle eğitim dünyası açısından ilginç;

bu, "Looksy" denilen bir ürün, komik bir sözcük,

ne mi yapıyor: kulaklık içinde bir kamera var,

kulağınıza takıyorsunuz.

Böylece insanlar sizin baktıklarınızı uzaktan görebiliyor,

duyduklarınızı uzaktan dinleyebiliyor

ve sizinle iletişime geçerek sizi yönlendirebiliyor.

Yani, iş görüşmesi yapan bir kişi,

kendisine binlerce kilometre uzak bir avukatın,

hukuk danışmanının, iş ortağının desteğini

ve tavsiyelerini görüşme boyunca alabiliyor.

Çok ilginç bir cihaz.

Öğretmenlere gelelim;

bir gezide bir şehri gezmekte olan kişi bir müzeye girdiğinde

kilometrelerce uzaktaki bir öğretmen ona neye baktığını söyleyebilir

ve arkaplan bilgileri verebilir.

Bu küçük, mini bir video projektörüdür,

akıllı telefonlara bağlanır.

İşte bu dehşet bir şey:

pantolonunuzun bir parçası olan bir klavye,

yeni moda ifadeyle söylersek, biraz çılgınca.

Tıbbi cihazlar konusunda;

tansiyonunuzu ölçmek için

tansiyon aleti kolluğuna benzer bir tıbbi cihaz yapıyorlar.

Ve bu cihaz, akıllı telefonunuza bağlanabiliyor.

Kalp atışlarınızı kontrol etmenize

ve akıllı telefonunuza kaydetmenize olanak tanıyan dijital bir steteskop.

Isı sayacı…

Bu, doktorunuza gitmek yerine akıllı telefonunuza bağlanarak

anne karnındaki bebeğinizi izlemenizi sağlayan bir ultrason cihazıdır.

Dişçilik dünyasında,

dişçiler "Ağız İçi Kamerası" adlı bir aygıt kullanıyorlar.

Bu ağız içi kamerası,

dişçi herhangi bir cerrahi müdahalede bulunmadan önce

size ağzınızın içinde olanları gösterebilmelerine olanak tanıyor,

böylece siz yanınızdaki ekranda neler olup bittiğini izleyebiliyorsunuz.

Henüz bunun tüketici versiyonu yapılmadı,

ama yakındır: herkesin ağzına kolayca yerleştirebileceği

ve dişlerini görebileceği,

ucunda bir kamera bulunan ışıklı bir çubuk yapılacak.

Normalde insanlar kendi dişlerini göremezler

ve bu tür bir cihaz geliştirdiğimizde,

toplumun belli bir kesimi dişlerine tutkun olacak,

dişlerinin görünümleri akıllarına takılacak,

hiçbir zaman yeterince iyi olmayacak;

dişçiler bu işten çok para kazanacak.

Ve bunlar Parrot adlı bir Fransız şirketinin ürettiği,

AR-Drone tarafından geliştirilmiş bir kuadrokoptere bağlanacak.

Bunun içine iki adet kamera yerleştirilmiş

tüm cihaz bir iPhone tarafından yönetiliyor

ve bu kameralar, bununla oda içinde dolaştığınızda,

monitörde neler olup bittiğini izleyebileceğiniz bir alanda uçar.

Keşfedecekler...

daha şimdiden

bununla oynayabileceğiniz oyunlar geliştiriyorlar,

ancak bunun sonu bir dağda arama kurtarma kamerasına kadar gidebilir;

kayak pistinde veya ıssız bir alanda kaybolmuş bir insanı kolayca bulabilmek...

Bu tür teknolojiler çok yararlı olabilir.

Bu farklı ürünler hayata geçirilirken

bizler yeni nesil oyunları sadece hayal edebiliriz.

Önümüzdeki yıllarda kullanılabilecekuygulamaların sayısı,

okuyabileceğimiz kitapların sayısını aşmaya başlayacak.

Bu, en yeni bilgi kaynağıdır.

Bu, dünyayla karşılıklı etkileşimin yeni yoludur.

Bunlar, okullar için geleceğin öğrenim araçları haline geliyor.

Burada konuyu bir parça değiştirecek

ve bazı demografik eğilimlerden bahsedeceğim,

çünkü kanımca çok ilginçler.

1900’lar,çok verimli bir yüzyıldı.

Sadece 100 yıl içinde

1,6 milyar insandan 6,4 milyar insana çıktık.

İnsanlık tarihinde nüfusun böylesine hızlı arttığı bir dönem hiç olmamıştı,

peki bu neden oldu?

Bir numaralı neden, sağlık konusundaki ilerlemedir.

Ancak sağlık konusundaki gelişmeler de,

aslında 1800'lerin ortalarında başlayan

ve bugün bile tamamlayamadığımız su kaynaklarının

filtreden geçirilmesi sayesinde gerçekleşti.

Ardından penisilin ve ateşli veya diğerhastalıkların tedavilerinin bulunması geldi,

böylece insanlar daha uzun yaşamaya başladılar.

1960 yılında,doğum kontrolü keşfedildi

ve bizler nüfus artışının yavaşladığınıgözlemlemeye başladık.

Günümüzde bu,

Birleşmiş Milletler tarafından uygulamaya konan bir projedir

ve gördüklerime dayanarak,

bu eğrinin en alt kısmını izliyor olacağımızı rahatlıkla söyleyebilirim.

Giderek azalan bir dünya nüfusuna doğru ilerliyoruz.

Bunu anlamak önemlidir.

Tüm yeşil alanlara baktığınızda,

üzerindeki mavi alanlar negatif büyümedir.

Tüm Kanada, Avrupa, Rusya, Çin, Avustralya, Kore, Japonya;

tüm bu ülkelerin nüfusu azalıyor.

Yeşil renkli tüm ülkeler veya şuradaki sarılar,

nüfuslarını hemen hemen koruyor.

Nüfusun korunması için,

her ailenin en az 2,1 çocuğa sahip olması gerek.

Türkiye ve ABD bu alana giriyor.

Tüm Güney Amerika da aynı gemide.

Dünyada nüfusun hala artış gösterdiği tek yer Afrika'dır.

Bu sadece, Afrika'ya doğum kontrolü gelmeden öncesi ile ilgilidir

ve bu da yavaşlayacaktır.

Dünya nüfusunun artmaya devam ettiğini biliyoruz,

ancak artık sadece küçük bir oranda, oran her yıl düşüyor.

Her şeyin değişmesi çok zaman almayacak.

Bunun artık önemli olmasının nedeni,

ekonomiyi aslında insanların oluşturmasıdır:

negatif bir nüfus artışına girdiğimizde,

ürünler için talep de azalacaktır: bu da arz-talep dengesini değiştirir.

Bunu anlamakson derece önemlidir.

Bu durumda, dünyada nüfusuen yüksek ülkelere baktığımızda,

ilk on ülkeyi görebiliyorum, Türkiye ve Almanya en alt iki sırada yer alıyor.

Ve sonra, gayri safi milli hasılaya,

çeşitli ülkelerin toplam GSMH'lerine bakıyoruz.

Burada ortadaki sütun son derece ilginçtir

çünkü bu sütun, kişi başına düşen gayri safi milli hasıladır.

ABD 46.000'in üzerindeki performansıyla

dünyada en yüksek GSMH'ye sahip ülkedir;

ardından 42.000 ile Japonya gelir

ve onları 40.000 ile Almanya

ve 12.000 ile oldukça iyi performans gösteren Türkiye izler.

Türkiye, Çin'den Hindistan'dan Endonezya'dan,

Brezilya'dan ve Rusya'dan daha iyi konumdadır.

Bu çok açık.

George Friedman “Önümüzdeki Yüz Yıl” adlı ünlü kitabında,

önümüzdeki yüz yıl içinde, gelecek asırda,

ABD'nin gücünü üç ülkenin zorlayacağını söylüyor:

Japonya, Polonya ve Türkiye.

Bunu söylerken size iltimas geçip geçmediğini bilmiyorum.

Çünkü sizi, sizi alt etmeye çalışacak diğer ülkelerin üzerine yerleştirmiş.

Burada ziyaret ettiğimiz okullardagördüklerimizden çok etkilendik.

Son birkaç gün içinde dört okula gittik.

Bu alandaki tüm yaratıcılığınızla ve tüm enerjinizle

nasıl ilerlediğinizi görmek bizi çok etkiledi.

Özel bir okul olan Maya'yı,

bir devlet okulu olan Süleyman Bayar'ı

ve TED Koleji ile TED anaokulunu ziyaret ettik.

Çok etkileyici.

Bundan sonra kısaca dört farklı gelişim alanında konuşacağım;

okuryazarlık, kitapların gelişimi,

iş hayatının gelişimive eğitimin gelişimi.

Peki, okuryazarlık konusuna bir soruyla başlamama izin verin:

Bir kişinin okuryazar olmadan Doktorasını alması ne kadar sürer?

Kulağa çok çılgın bir soru gibi geliyor.

İlk kez bir Sesli Kitap dinlediğimde kulaklarıma inanamamıştım,

"Vay canına, bu kadar kolay işte" diye düşünmüştürm.

Ve biraz düşündükten sonra,

okuma sürecinin bu karakterleri bir sayfaya taşıma

ve onları zihinsel kavram ve görüntülere dönüştürme

süreci olduğunu anladım.

Bir sesli kitabı dinleme süreci, biraz farklı bir işlemdir:

sesleri alıyor ve onları zihinsel kavram ve görüntülere dönüştürüyorsunuz.

Ama yine de bilgileri kafanızın içine almanız

aslında o kadar da önemli değil.

Sokrates, dünyanın en ünlü dâhilerinden biridir.

Sokrates bir okuryazar değildi:

Plato her şeyi yazıya dökmeseydi,

Sokrates hakkında herhangi bir şey biliyor olamazdık.

Öyleyse okumak, bilgi deneyiminde varılması gereken en son nokta mıdır?

Kitaplar, Romen rakamlarına denk bir teknoloji eşdeğeri midir?

Okumak, Romen rakamlarına eşdeğer midir?

Daha iyi bir şey var mıdır?

Buradaki, şu tabelayı her zaman çok sevmişimdir:

"Okuma yazma bilmiyorsanız, yardım istemek için yazın".

Ki pek de bir anlam ifade etmiyor.

İşte muhteşem bir tane daha.

Bu, kitapların nasıl okunması gerektiğine dair bir kitap.

Muazzam bir tane daha…

Peki, o zaman, okuryazarlık nedir?

Okuryazarlık dediğimizde

çoğu kişi bunun karşılığının okumak ve yazmak olduğunu düşünür

ve ardından bilgisayar okuryazarlığı dadediğimiz bilgisayarlara gelir

ve bunu web'de gezinmek, arama motorları,

sosyal ağlar, akıllı telefonlar takip eder.

Peki, bir sonraki okuryazarlık ne tür bir şey olacak?

Henüz bilmiyoruz.

Görünüşe göre, beyinlerimiz ve dışarıdaki bilgi dünyası arasında

bu arayüzü oluşturmak istiyorsak

bunu mümkün olduğunca sorunsuz ve görünmez kılmalıyız.

Okuryazarlık asla istatistiksel bir veri değildir, sürekli değişir.

Bu nedenle ben “on arayüzün gücü” kavramını yarattım.

Bundan 20 yıl önce, bir kütüphaneye

elinde yanıtlanması gereken birtakım gerçekten zor sorularla girdiğinizde,

mesela İskenderiye kütüphanesine gittiğinizde,

tüm bu zor soruları çözmeniz,

tüm kitap kartotekslerini ve tüm kitapları taramanız

ve tüm bilgileri bulmanız gerekirdi.

Aradığınız cevabı bulmak için en az bir 10 saat okumanız gerekebilirdi.

Oysa bugün, arama motorlarını ve bilgisayarları kullanarak

10 saatte bulabileceğiniz bilgileri 10 dakika içinde,

yani çok daha hızlı, çok daha seri bir şekilde bulabilirsiniz.

Yani 10 saatten 10 dakikaya geldik.

Bir sonraki yineleme, ikinci on arayüz olacaktır.

Sokaktaki insanları bir odaya sokarak

başlarına birer cihaz geçirebilir

ve on saniye içinde

onlara yönelteceğiniz tüm soruları yanıtlamasını sağlayabiliriz.

Günümüzde, bu tip bir cihaz üzerinde çalışmalar yapan kişiler var.

İkinci on arayüz çok da uzakta değil.

Bu nedenle, bu bilgilerden herhangi birinin

on saniye içinde hazır hale geldiği ikinci on arayüze sahip olduğumuzda,

eğitim dünyasında artık kim, ne, nerede,

ne zaman sorularının yanıtlarını öğretmemiz gerekmeyecek:

sadece neden ve nasılı öğreteceğiz.

Bu, neler olup bittiğinin çok daha basitleştirilmiş biçimidir.

Yine de bazı fikirler verir;

tüm bilgilere erişim sağladığımızda,

eğitim sistemlerinin çalışmaya başlama şeklini değiştirir.

Pekâla, kitapların gelişimi;

yazılı son kitap hangi yılda yayımlanacak?

Yine çılgın bir soru.

Çinliler ilk matbaayı M.S. yaklaşık 500 yılında keşfetti.

Şimdi biz hep Gutenberg portatif tipi keşfetti diyoruz ama hayır,

taşınır matbaayı Li Sheng M.S. 1040 yılında keşfetti.

Ancak yaptıkları portatif matbaa çalışmadı.

Yaygın kullanılan yaklaşık 3000'den fazla harfleri vardı.

Dil sistemleri Romen rakamlarına benziyordu: çok zordu.

Ve Li Sheng'in yaptığına baktığınızda,

tüm harfleri düzenlemek için birlikte çalışan bu sistemi yarattı

ancak sistem çalışmadı.

Dolayısıyla Gutenberg tüm bunları bir araya getirmek durumunda kaldı.

Bir şarap presini, matbaa makinesine dönüştürdü

ve bunun üzerinde on yıl çalıştı.

On yılın sonunda, onu finanse eden Johann Fust işi devraldı

ve matbaa makinesini tüm Avrupa'ya bizzat tanıttı.

Sadece birkaç yıl içinde,

Batı Avrupa'da basılmış yarım milyondan fazla kitap vardı.

Evet, matbaa makinesi 1893'ten bu yana dramatik bir evrim geçirdi.

Bu, daha modern matbaa makinelerinden biridir

ve sonrasında espresso kitap makinesi ortaya çıktı.

Espresso kitap makinesi,

bir kitaba ait yalnızca dijital bilgileri girebildiğiniz bir makinedir;

tüm kitabı basabilir, ciltleyebilir ve elinize okunmaya hazır halde sunabilir.

Ve tüm bunları sayfası yaklaşık bir kuruşa yapabilir, oldukça hesaplıdır.

Bu ortaya çıkarken Amazon, Kindle üzerinde çalışıyordu.

Amazon Kindle'ı yaratırken

ki bu, bir kitap okuma aygıtı olan e-kitap okuyucudur,

insan-kitap arayüzünü anlamak için çok zaman harcadı.

İnsan-kitap arayüzü, insan-bilgisayararayüzünden çok daha farklıdır.

Sayfaları tıpkı bir kâğıt görünümündeoluşturmak istediler,

üzerine deri kapaklar koydular,

kısacası bir kitapla aynı boyut ve biçime getirdiler

ve gerçekten bir kitap hissi verdi.

Ancak bundan sonra onu daha da iyileştirdiler.

Yazı boyutunu değiştirebilmenize olanak tanıdılar,

okumaktan yorulduysanız yazıların boyutunu büyütebilirsiniz.

Hatta son sürümlerini prize taktığınızda,

kitabı size okumalarını bile sağlıyorsunuz.

Ve bir aygıta 1500 kitap kaydedebiliyorsunuz.

Böylece ağır kitapları elinizde taşımak zorunda kalmıyorsunuz.

Amazon başarılı olur olmaz

birçok başka aygıt da ortaya çıkmaya başladı.

Sony, kendi e-kitap okuyucusunu

Kindle ile hemen hemen aynı zamanda geliştirdi.

Çok kişi henüz farkında olmasa da,

Barns ve Noble şu anda renkli bir e-kitap okuyucusuna sahip.

Bu ise LG'nin güneş enerjisiyle çalışan bir ürünü.

Karım ve benLas Vegas'ta

geçtiğimiz Ocak ayında düzenlenen tüketici elektroniği fuarına gittik

ve orada en az 20 tane yeni e-kitap okuyucu gördük.

Sol taraftaki Wikireader bir avuç içi ansiklopedi olarak tasarlandı,

oldukça hesaplı bir aygıt ve sadece Wikipedia'ya erişmenize olanak tanıyor.

Spring Design Alex, Pocketbook, iRiver, Eastlet, Jet Book

ve Rusya pazarının % 50'sinden fazlasını elinde tutan bu ürün.

Bunlar Plastic Logic-Q'nun dört farklı modeli,

bu aslında bir esnek ekran teknolojisi,

buradakiler içinde en pahalısı,

Bunun iseiki ekranı bulunmakta;

sol tarafında sıradan bir bilgisayar ekranında e-kitap okuyucu

ve sağ tarafında bir tablet var.

Sonra iPad ortaya çıktı.

iPad ile e-kitaplarınızı okuyabilirsinizancak bu konuda bazı sorunlar var.

Biri ekranının çok parlak olması,

dolayısıyla çok uzun süre okuyamıyorsunuz,

göz kasılmalarına neden oluyor.

Diğer soruna ise ben bir “yüksek şaşırtmaca katsayısı” diyorum,

diğer bir deyişle bir kitabı okumaya çalışırken

dikkatinizi dağıtan o kadar çok şey geçiyor ki,

okumayı bırakıp mesajlarınıza bakmak veya oyun oynamak istiyorsunuz.

Ve bu nedenle pek de iyi bir e-kitap okuyucu değil.

İşte size bazı sayılar.

Tüketici kitaplarının % 9'u artık e-kitap halinde,

bu rakama geçen yıldan bu yıla % 193'lük bir artışla gelindi.

İnsanların % 20'si ya bir e-kitap okuyucuya sahip

ya da önümüzdeki altı ay içinde bir tane satın almayı planlıyor

ve 2007 yılında 400 Dolar olan Kindle'ın maliyeti 114 Dolara düştü.

Ve asıl ilginç olan,

önümüzdeki beş yıl, hatta beş yıldan daha da kısa süre içinde

bu cihazların ücretsiz olacağı;

ürünü satın alırken çok sayıda kitap da aldığınızda

bunu size ücretsiz verecekler.

Rekabet nedeniyle çok pahalı da olmayacaklar,

bunlar her yerde kolayca hazır ve nazır hale gelecek,

herkes hesap makinesine sahip olur gibi buna da sahip olacak.

Geleceğin kitapları çok farklı görünecek.

Kâğıt bir kitapta her zaman birinci sayfadan başlamalı

ve ikinci, üçüncü, dördüncü sayfaya geçmeli,

öykü anlatımının doğrusal,

bilgi aktarımının kronolojik yönünde doğal şekilde ilerlemeliydik.

Dijital dünyada atlamalar yapabilir,

bir sayfaya hareket getirebilir, ses öğeleri ekleyebilir,

gerçek zamanlı güncellen şemalar ve grafikler katabiliriz.

Dijital formatta, kâğıt formatında mümkün olmayan

tüm bu bilgiler mümkündür.

2020 yılında kitaplar daha çok...

insanların tek yönlü bilgi akışına içerlediği, katılmak istediği,

tüm dünyadaki yazarlar ve uzmanlarla karşılıklı etkileşime geçmeyi arzuladığı

bir dünyada okunacak.

Ve bu nedenle, hoşlandıkları bir kitabı okuduklarında

artık aynı konu üzerinde çalışma yapan başka insanlarla

karşılıklı etkileşime de geçebilecekler.

On yıl içinde kütüphanelerimizin çoğunda

artık basılı kitap bulunmayacağını sanıyorum.

Büyük kütüphanelerin çoğunda bulunmaya devam edebilir,

ancak küçük kütüphanelerin çoğunda olmayacak.

Tamam, iş hayatının gelişimi: üç numara.

Artık yakın çevreye pek değer verilmiyor.

Geçmişte, birçok akıllı insanı aynı odaya koyarak

ve onları birbirlerine yakın yerleştirerek büyük şirketler kurduk.

Nerede yaşamak veya nerede çalışmak istediğimizi,

önemli niteliklere olan yakınlıklarına bakarak, biz seçeriz.

Nerede yaşamak veya nerede çalışmak istediğimize,

yaşadığımız muhite, işe, arkadaşlarımıza olan mesafesine dayanarak

genelde biz karar veririz.

Bir iş yeri için yer arıyorsak,

havaalanına veya tedarikçilere,

satıcılara, vb. yakınlığına dikkat ederiz.

Bu durum, her birey için farklıdır.

Ancak günümüzde,

fiziksel çevreyle denge sağlamanın başka yollarına sahibiz.

Bu Teksas, Plano'da üretilmiş bir tele-varlık cihazı

ve bu tele-varlık cihazı aslında size binlerce kilometre uzaktaki kişilerle

göz teması kurma olanağı tanıyor.

Onlarla konuşurken

sanki sizinle aynı odanın içindelermiş hissine kapılıyorsunuz.

Oldukça ilginç bir teknoloji, şu anda çok pahalı,

fiyatını makul düzeye indirmeye çalışıyorlar.

Yani dünyanın diğer ucundaki insanlarlatokalaşabilmek gibi bir şey.

Henüz hayata geçmedi ama yakında bu da olacak.

Geleceğin toplulukları,

insanları insanlarla buluşturmanın yöntemleriyle tasarlanacak.

Çok basit, teknoloji insanları birbirinden sürekli uzaklaştırdığından,

diğer insanlara fiziksel olarak yakın olma ihtiyacı duyuyoruz.

Giderek daha fazla sayıda insan artık evinden çalışıyor.

Bu, tele-işin ne kadar tercih edildiğinin bir göstergesi.

Elemanlarının evlerinden çalışmasına izin veren şirketler

dramatik biçimde artıyor.

Ve ben size burada ABD'den bazı örnekler vereceğim

çünkü bulabildiğim tümistatistikler bunlardı.

Tüm Amerikalı çalışanların % 40'ı evlerinde çalışabilecekleri işlere sahip,

bunlar sayı olarak elli milyona ulaşıyor,

ABD'deki tüm şirketlerin yarısı ev merkezli şirketler,

bunlar da 16 milyon şirket ediyor.

Tüm çalışanların % 72'si için bu, önemli bir unsur.

Dolayısıyla siz, bir şirket olarak yeteneğe erişebiliyorsanız,

bu çok vasıflı birey dünyanın öbür ucunda yaşasa bile,

bunu bir tele-iş düzenlemesi sayesindegerçekleştirebiliyorsunuz.

Ama evlerinden çalışan insanlar

çok ilginç sorunlardan dolayı sıkıntı da yaşayabiliyorlar,

yalnızlıktan veya konsantrasyonunbozulmasından şikayetçiler.

Evde çocuklarınız varsa,

konsantrasyonu zaten hiç sağlayamazsınız.

Bu nedenle insanlar üçüncü bir yer arıyorlar,

işlerinden uzaklaşabilecekleri bir yer.

Ve bu da eş-çalışma kavramını doğurdu.

Eş çalışma, en azından ABD'de ve Avrupa'nın bazı bölgelerinde

hayatlarımıza giren yeni bir eğilim

ve bizler bunu Da Vinci Enstitüsünde de yaşıyoruz.

Bu amaçla eski bir banka binasını devralarak ona Vault adını verdik.

Burada etkinlikler üretiyor

ve evlerinden çalışan insanlara

buraya gelme ve birlikte çalışma olanağı sağlıyoruz.

Böylece değişik şirketlerden insanlar,

kendilerine benzer fikirdekiinsanlarla bir araya geliyor

ve ilgilendikleri şeylere dair keyifli, hoş sohbetler yapabiliyorlar.

Pekâla, şimdi eğitimin gelişimine geçelim.

Sizce eğitim sistemi Romen rakamları düzeyinde mi?

Herhalde bunu farklı düzlemlerde incelemeliyiz.

İnceledim ve...

Bu konuda dört büyük safsata buldum.

Bunlardan ilki şu:

öğrenciler bir öğretmen olmadan öğrenemez,

öğrenmek bir sınıfın dışında gerçekleşemez,

tamamlamayetkinliğe eşittir

ve mezun olmak öğrenmeyi bitirmek demektir.

Dolayısıyla, bir üniversiteden mezun olduğunda

eğitimini tamamlamış oluyorsun,

artık yeni bir şey öğrenmene gerek yok.

Gerçeğe bu kadar aykırı bir şey daha olamaz.

Dört yıl önce,

yeni bir eğitim sistemi türüne ilişkin bir şeyler anlattığım bir tez yazdım.

iTunes modelleri gibi geliştirilebilen

bu eğitim sistemi insanlara dersler oluşturma

ve bu dersleri merkezi bir yere, bir depoya gönderme olanağı tanıyor.

Biz de bu dersleri bu depodan alarak

dünyadaki herhangi bir yere dağıtabiliyoruz.

Böylece herhangi bir yerdeki uzmanlar,

tüm dünyaya dağıtılabilecek dersler oluşturabiliyorlar.

Bu süreçle biz, öğretmekten öğrenmeye geçiş yapıyoruz.

Öğretmek uzmanlık ister.

Öğretmenin, anlatacağı dersi anlamasını gerektirir.

Dünyada, sadece bir-iki uzmanının bulunduğu birçok konu var.

Uzmanlar ve öğrenciler arasındaki mesafeyi kısaltmamız gerek.

Bunu, teknolojiyle gerçekleştirebiliriz.

Günümüzde uzmanlar eğitmenleri,

eğitmenler öğretmenleri eğitmeli

ve ardından öğretmenler

bunları bir müfredata yerleştirerek öğrencilere öğretmeli.

Bunların dönüştüğü yer olan okulda beş yıl, çok uzun bir süreç.

Dolayısıyla, öğretmek uzmanlık ister;

ama öğrenmek koçluk (yönlendirme) gerektirir.

Ve bu nedenle, öğretmenlerden koçlara geçiş yapıyor olacağız.

Bu, bazılarınıza çok açık,

bazılarınıza anlaşılması zor gelebilir.

Bilginin deneysel gelişimini incelemenizi öneririm.

Ben Facebook, Youtube ve Yahoo kullandım...

Bu deneysel gelişim göstergesiGoogle Trends'de de mevcut.

Sonra üzerine "Dersler" kelimesini ekledim,

"Dersler" en altta.

"Dersler" bir yere gitmiyor.

İşte bu, benim 'ders vakumu' olarakadlandırdığım durumu yaratır.

Giderek artan miktarda bilgimiz var

ama mevcut derslerin sayısı oldukça durağan.

Yani bunların arasında büyük bir boşluk var.

Bu fırsatı gören birçok grup bulunmakta:

Açık Ders Konsorsiyumu, Wikipedia, Moodle ve diğer bazıları.

Henüz bunların hiçbiri şunu yeterince kavramadı:

Burada büyük bir fırsat var.

Apple, kendisinin bir bölümü olan iTunesU ile vakit geçiriyor.

Apple Üniversitesini yönetmesi için

LA Üniversitesi Yönetim Okulu Dekanını işe almalarına rağmen,

meseleyi hala anlayamadılar,hala bu alanda yeterli değiller.

Gözden kaçırdıkları nokta, bu özel mimarili hızlı ders geliştirici.

Standart bir format etrafında çok hızla ders oluşturan bir sistem.

Birileri çok yakın bir gelecekte bunu keşfedecek

ve tüm eğitim dünyasını değiştirecek.

Dolayısıyla buna benzer bir hızlı ders geliştirici olacak.

İnsanların kullanması ve dersler oluşturması son derece kolay.

Büyük potansiyele sahip bazı örnek şirketler ortaya çıkıyor,

mesela bir Avustralya şirketi olan learnable.com;

standart bir formatları yok

ama dileyen kişinin dersler oluşturmasına olanak tanıyor

ve sonra çevrimiçi dersler için ücret alıyorlar.

Sen-bana: “Bu, sizin akademinizdir”,

Sophia sosyal öğrenmeyi deneyimleyen

ve oldukça ilginç potansiyele sahip bir şirkettir.

Sosyal öğrenmenin ne olduğunu henüz tam anlamış değiliz.

Onların da tam anladığını sanmıyorum, içinden çıkmaya çalışıyorlar.

Ancak, eğitimin günümüzde uygulanan şekli üzerinde düşünürseniz,

genellikle bir ülkedeki tüm okullarda

aynı dersi öğreten on binlerce öğretmeni görürsünüz.

Burada gereğinden fazla bolluk var.

Bunların bazıları iyi öğretmenler, bazıları o kadar iyi değil.

Bu öğretmenlerin en iyilerini alıp

tüm öğrencilerin ihtiyaçlarına sürekli cevap verecek

ve onlara sürekli yardımcı olacak koçlar şeklinde çalışmalarını sağlamak

hoş olmaz mıydı?

Bilginin iletilme şekli, her şeyi değiştirir.

Bugün üniversitelerin % 80'i bir şekilde çevrimiçi eğitim veriyor.

SRA International tarafından

ABD Eğitim Bakanlığı için 2009 yılında gerçekleştirilen

kapsamlı bir çalışmada,

çevrimiçi eğitim sınıf eğitimiyle karşılaştırıldı.

Ve çevrimiçi eğitim alan öğrencilerin

aslında sınıfta oturanlardan daha iyi performans sergilediği saptandı.

Çevrimiçi eğitim alanların performansları % 59 seviyesindeyken,

sınıftakilerin performans seviyeleri % 50'de kaldı.

Bu % 9'luk oran farkı çok önemlidir.

Bu, 12 yıllık uzun bir çalışmadır

ve farklı tüm değişkenlerdikkate alınmıştır.

Bu çalışma, mektupla eğitimin sınıf eğitimiyle karşılaştırıldığı

1928 yılındaki çalışma dahil,

geçmişte yapılan diğer çalışmalara da çok benziyor.

O çalışmada da mektupla eğitim alan kişilerin,

sınıfta eğitim alanlardan daha iyi performans gösterdiği bulunmuştu.

Çoğu kişi bu açıdan pek bakmasa da, eğitim saldırı altındadır.

Sadece saldırganlar, sizin tahmin ettiğiniz kişiler değildir.

Saldırganlar, bazı büyük teknoloji şirketleri olacak gibi görünüyor.

Süreç, ortaklık anlaşmalarıyla başlayacak

ve Apple, Amazon, Google, Microsoft, Yahoo

veya IBM gibi şirketler dersleri ve içeriği dağıtmanın yollarını bulacaklar...

Çünkü buradaki menfaat,

tüm zamanların en büyük internet web şirketini oluşturma potansiyeli.

Bu şirket Google'dan, Yahoo'dan, Microsoft'tan daha büyük olacak.

Tüm zamanların en büyük web şirketi olacak

çünkü dünyadaki tüm eğitimi

bir siteye toplama potansiyeline sahip olacak.

Bu süreç yaşanırken

ticari şirketler; kolejler ve üniversitelerle

aynı kurallar altında yönetilmediğinden

muhtemelen birçok yan hasarlar da meydana gelecektir.

Tamam, şimdi geleceğin sekiz önemli becerisine değineyim.

Bu beceriler, şu anda herhangi bir kolej

veya üniversitede öğretilmeyen becerilerdir.

Ama öğretilmelilerdir.

İletişim yönetimi, İtibar yönetimi, Gizlilik yönetimi,

ve burada ayrıntılı olarak açıklayacağım diğerleri:

Bilgi yönetimi, Fırsat yönetimi, Teknoloji yönetimi,

İlişki yönetimi ve Miras yönetimi.

Tüm bu öğelerde adı geçen “yönetim” kelimesine dikkat edin.

Hayatlarımızda o kadar çok değişiklik meydana geliyor ki,

kişisel hayatlarımız bağlamında onlarla nasıl başa çıkacağımızı,

onları nasıl yöneteceğimizi bilmiyoruz.

İletişim yönetimi...

ABD'de sıradan bir genç, ayda 2.373 SMS mesajı gönderiyor.

Bizim bir kız torunumuz var,

14 yaşındayken ortalaması ayda 28.000 SMS'ti.

İletişimi yönetebilmekçok önemlidir.

Sınırları nasıl çizeceklerini bilmiyorlar.

Gençlerin %80'i yataklarında veya başuçlarında cep telefonlarıyla uyuyor.

Son günlerde birçok hastane,

öğrencilerin sadece yorgunluk nedeniyle

hastaneye yatırıldığı durumlar bildiriyor:

gece boyunca telefondalar

çünkü arkadaşları arasında olan bitenleri kaçırmak istemiyorlar.

İletişimi nasıl yöneteceklerini bilmiyorlar.

İtibar yönetimi...

Herkesin adı aniden küresel oldu.

İşverenlerin %70'i,

bazı iş başvurularını sadece kişinin çevrimiçi davranışları nedeniyle

reddettiklerini kabul ediyor.

İnternette bu kişiye ait resimler,öyküler buluyorlar

ve bu kişiyi çevrimiçi şöhretleri nedeniyle reddediyorlar.

İnsanlara itibarlarını nasıl yöneteceklerini öğretmiyoruz.

ABD'deki yetişkinlerin %57'si

arama motorlarında adlarını artık düzenli olarak izliyor.

Gizlilik yönetimi...

Gençlerin %80'i

içeriklerini arkadaşlarından veyaebeveynlerinden gizlemek için

bazı gizlilik ayarları kullanıyor.

Ebeveynlerin %72'si

çocuklarının internetteki etkinliklerini takip ediyor.

Ve ebeveynlerin %82'si,

çocuklarının hesaplarındaki bilgileri silebilmeleri gerektiğini düşünüyor.

Çatışmayı şurada görebilirsiniz:

gizliliği yönetmekte henüz iyi değiliz.

Gizliliğin tam olarak ne olması

ve gizlilik dünyasında hangi haklara sahipolmamız gerektiğini bile bilmiyoruz.

Bilgi yönetimi...

Bilgiyi nasıl daha iyi yönetebiliriz?

Tükettiğimiz bilgilere ilişkin nasıl daha akıllı olabiliriz?

San Diego'daki Southern CaliforniaÜniversitesinden iki araştırmacı

2009 yılında ilginç bir araştırma gerçekleştirdi.

Bu iki araştırmacı,

ABD'de yaşayan insanların tükettiği tüm bilgileri incelediler

ve bunların dünyanın diğer bölgelerindeyaşayan insanlarınkilere

benzer olduğunu buldular.

Yaptıkları şey ilginçti;

bunları, insanların tükettiği kelime sayısına indirgediler.

Diğer bir deyişle her şeyi kelimelere dönüştürdüler.

2009 yılında ABD'de ortalama bir kişiyi ele aldığımızda,

günde 100.500 kelime tüketiyordu.

Günde 11,8 saat bilgi tüketiyor,

kafalarına100.500 kelime giriyor

ve bu sayı her yıl % 2,6 oranında artıyordu.

Şimdi, doğal olarak sorulacak soru şudur:

Tüm bu kelimeler nereden geliyor?"

Göründüğü kadarıyla;

tüm kelimelerin %41'i televizyondan,

%27'si bilgisayarlardan,

%11'i radyodan,

, %9'u yazılı basından,

yazılı basına sarı alanda bakarsanız,

%9'un altına önemli bir düşüş göreceksiniz

ve daha küçük yüzde oranları filmlerden,

telefonlardan ve diğer bilgi biçimlerinden geliyordu.

Şunu da belirtmeliyim,

burada en küçük yüzde oranlarından birini resmi eğitim oluşturuyor.

Demek ki, insanlar her gün çok sayıda kelime tüketiyorlar.

Ve çok sayıda kelime duyuyorlar,

kendilerine çok bilgi geliyor,

ama resmi eğitime ayrılan yüzde oranı son derece düşük.

Fırsat yönetimi...

Gelecekte fırsatları bulabilme, seçebilme ve bunlardan yararlanabilme,

erişim kapasitemiz açısından son derece önemli olacak.

ABD'de bugün 30 yaşını doldurmuş ortalama bir kişinin

bu yaşına kadar 11 farklı işi olmuş.

Benim tahminime göre, sadece on yıl içinde sıradan bir kişi

2 ila 300 farklı projede çalışmış olacak.

Şimdi, bunun devam etmesinin nedeni,

çok akışkan bir toplum oluşturuyor olmamızdır,

iş hayatının ihtiyaçlarını yetenekle,

ancak yeni ve sıra dışı yollardan karşılayabiliyoruz.

Bu bağlantıları kişi sayısını devreye sokmak,

bir kişiyi çalışan olarak işe almak zorunda kalmadan,

hızla ve kolaylıkla kurabiliyoruz.

Çok kişi bu projeleri

birbiri ardına kolayca elde edemediğinden,

bu durum "İş kolonilerinin sunulması"na yol açacak.

İş kolonileri, belirli çıkarların etrafında gelişecek

ama bence büyük şirketler giderek artan oranda

kendi şirket duvarlarının dışında koloniler oluşturacak.

Ve projeleri mecburen koloniye verecek

ve onların işleri test etmelerine olanak tanıyacak.

Ve insanlar işleri tamamlayacak.

Bunlardan bazıları fotonik (fotoelektronik)

veya nanoteknoloji,

BT, bilgisayar oyunları, bazı farklı özel alanlar gibi

iş biçimlerinin etrafında ortaya çıkacak.

Ve bunların tümü çok farklı yapılandırmalar kullanacaklar.

Altı numara, Teknoloji yönetimi.

Neredeyse her dakika hayatlarımıza yeni aletler giriyor

ve bizler hangisine önem vereceğimizi bilmiyoruz.

Masanın öte yanına baktığınızda şunlardan giyen birini görseydiniz,

ne düşünürdünüz?

Bunlar yeni akıllı lensler,

geliştirilmiş yeni aktif lensler

ve içinde her türlü ilginç özelliği barındırıyor.

Bilgiyi dışarı gönderme

ve diğer bilgiyi içeri alabilme özelliğine sahip,

dolayısıyla gözlerinizin üzerinde katmanlar oluşturuyor.

Çok büyüleyici bir teknoloji.

Yani, sunumumda daha önce açıkladığım gibi bir durumda kullanıyorsanız,

mesela yiyecek dolu bir tabağa bakıyorsanız,

size yiyeceğin besin değerini

ve ne kadar taze olduğu, vb. ile ilgili diğer tüm bilgileri söyleyebilecek.

Ayrıca sağ üst köşeye bakın,

aslında oraya da reklam koyabilirlerdi

ki bence pek de iyi bir fikir olmazdı.

Bilginin bize doğru aktığı farklı yollar da var.

Bilgi her an her yerde bulunabilir hale geliyor;

beyinlerimize çok akışkan bir bilgi giriş çıkışı sağlıyoruz.

Bence çok ilginç.

Saat üreten bir firma olan Timex,

parmak uçlarınızda saati gösteren tırnaklar üretiyor.

Bilgi dünyasının nasıl büyüdüğüne baktığımızda,

büyük bilgisayarlardan PC veya dizüstü gibi mini bilgisayarlara,

sonra da internete ve mobil cihazlara geldik.

Mobil sistemler geçmişteki her şeyden çok, katlanarak büyüyor

ve bizler bir sonraki adımın ne olacağını henüz bilmiyoruz.

Yedi numara, İlişki yönetimi...

Yaşamlarımız boyunca kaç ilişkiyi makul düzeyde yönetebiliriz?

Geçmişte, sadece yakın arkadaşlarımız ve güçlü ilişkilerimiz vardı;

oysa şimdi zayıf hatta giderek daha zayıf ilişkiler kuruyoruz.

Twitter'da, Facebook'ta edindiğiniz arkadaşların tümü

aslında giderek daha zayıflaşan ilişkiler.

Bu tür ilişkilere sahip olmanın faydası var

ancak hepsini birden yönetmek güç.

Sıradan bir Facebook kullanıcısı 130 arkadaşa sahip,

ayda yaklaşık 8 arkadaş talebi gönderiyor,

Facebook'ta ayda 15.33 saat zaman geçiriyor,

15 saat, siteyi her ay 40 kez ziyaret ediyor,

her ziyareti 23 dakika sürüyor

ve her ay 90 adet yeni içerik oluşturuyor.

Facebook'a her gün 250 milyon insan

mobil cihazlarından erişim sağlıyor,

günde 30 milyar adetten fazla içerik paylaşılıyor

ve her ay 770 milyar sayfa görüntüleniyor.

Burada ilginç bir tablo var

çünkü ABD'de

Facebook'taki profillerinde yer alan ilişki bölümünde

'ilişkisi var' konumunu 'yalnız'a çeviren kişiler var.

Kişilerin 'ilişkisi var' konumlarını 'yalnız'a çevirmesi,

yaşamlarında önemli bir değişiklik yaratıyor.

Ve böylece hiç görmediğimiz kadar çokayrılık veya boşanma yaşıyoruz.

Bu durumlar genellikle bahar tatili veya Noel gibi tatil dönemlerinde,

bazen de yaz aylarında meydana geliyor.

Bu, başka hiçbir teknolojiyle eldeedemeyeceğimiz bir bilgidir.

Şimdi burada ilginç bir nokta daha var.

Sekiz, Miras yönetimi...

Arkamızda bıraktığımız iş yığınını korumak,

artık giderek daha kolay hale geliyor.

Peki, öldükten sonra itibarımızı nasıl yöneteceğiz?

Bu, gençler için şu anda çok da önemli olmayabilir

ama yaşlandıkça giderek önemli hale gelecektir.

Gelecek nesiller sizi nasıl görecek?

Bu aslında bir parça teknolojiye dayanıyor;

yoğunlaştırılmış gerçeklik teknolojisi,

bir mezarlığın etrafında dolaşmanıza

ve tüm mezar taşlarına bakmanıza olanak tanıyor

ve bu kişinin projeksiyonla görüntülerini

ve kişi hakkında bilgileri veriyor.

Demek ki, her mezarlık bir müze haline gelecek,

tabi eğer isterseniz.

Özetle, eğitimin geleceği merakla yönlendirilecek,

hiper-kişiselleştirilmiş, kendi ivmesine,

organik şekilde oluşturulmuş içeriğe

ve farklı bir tarza sahip bir öğrenim olacak,

7/24 istendiği an kullanılabilecek

ve tüm konuları, her yerde, her zaman içerecek.

Öğretmenlere, okullara daha az bağımlı olacak,

çok daha fazla kişisel kontrol içerecek.

Albert Einstein'ın söylediği gibi:

“Eğitim, kendi bilgisizliğimizi adım adım anlamaktır.”

Bir şey bilmediğimizi, öğrendikçe anlarız.

Peki şimdi size başlangıçta yönelttiğim soruya dönelim:

Gelecek neyi ister?

Bu soruyu biraz değiştirelim ve şunu soralım:

“Gelecek nasıl şekillendirilecek?”

Aslında, gelecek çevremizdeki herkesin

aklında bir şekilde oluşturulmuştur.

Richard Florida,

“Yaratıcı Sınıfın Doğuşu” kitabını yazan ünlü bir yazardır.

Çalışan sınıftaki insanların yaklaşık % 30'unun

yaratıcı profesyoneller ve süper yaratıcı kişiler olduğunu söylüyor.

Güçlü olan onlar ancak aslında, geleceğioluşturmada herkes bir role sahip.

Günümüzde karar mercileri kararlarını,

geleceğin getireceklerine dayanarak veriyor.

İşte bu nedenle 'gelecek,bugünü yaratır' diyoruz.

Bu, çoğu kişinin düşüncesinin tam tersi.

Çoğu kişi, bugün yaptıklarımızın geleceği yarattığını düşünür,

ama farklı bir perspektiften bakarsak:

bugünkü eylemlerimizi, geleceğin getireceklerine ilişkin vizyonumuz belirler.

Demek ki, geleceğe ilişkin bu vizyonlar şu andaki hareketlerimizi belirliyor

ve bu da vizyonları son derece önemli kılıyor.

Sonuçta insanların geleceğe dönük vizyonlarını değiştirirsek,

bugünkü karar alma şekillerini de değiştiririz.

Peki, insanların geleceğe dönük vizyonlarını nasıl değiştiririz?

Bu konuda Da Vinci Enstitüsünde

"gelecekle iletişim kurmak" isimli bir süreç üzerinde çalışıyoruz.

Gerçekten ilginç bir süreç ve bunu şimdi size kısaca anlatacağım.

Önce vizyonu inşa etmekle başlıyor.

Vizyonu, birtakım farklı teknikler ve araçlar yardımıyla inşa ediyoruz.

Kısa öyküler ve öykü panoları, grafik sanatlar,

animasyon, örnekler, mülakatlar, araştırmalar, anketler,

hatta videolar oluşturarak inşa ediyoruz.

Leonardo da Vinci'nin uçma ile ilgili çalışmalarını hatırlarsanız,

sadece uçma kavramı üzerinde 35.000'den fazla kelime kullanmış

ve 500'den fazla çizim gerçekleştirmiş.

Sıcak havalı balonun ilk uçurulması 300 yıldan fazla,

güç verilmiş bir hava taşıtının gökyüzünde dolaştırılması

400 yıldan fazla bir süre önce gerçekleşti.

Ancak Da Vinci, uçma kavramının

insanların beyinlerinde gerçek bir şeyedönüşmesine yardım etmiştir

ve bu da insanlar için itici güç olmuştur.

Demek ki bir sonraki adım,

bu vizyonları oluşturmaya başladıktan sonra

buna ilaveler yaparak gerçekliği oluşturmaktır.

Yani önce basit kavramlarla işe başlayacaksınız

ve sonra ona gerçeklik ekleyeceksiniz.

Bu gerçeklik,

vizyonerlerin bilinçaltında bir hareket kuvveti oluşturmaya başlar

ve insanların zihinlerinde,

bunun gerçekleşebileceğine dair bir fikir meydana getirir.

Burada üçüncü adım devreye girer:

bu vizyonu fiilen dünyaya göndermek.

Bu vizyon serbest bırakıldığında,

küresel çapta karşılıklı konuşmalar başlatır

ve sürecin daha hızlı ilerlemesini sağlayan kavramlar oluşturur,

ödülleri ve diğer şeyleri yaratırız.

Sonra dördüncü adım gelir:

geleceğe yönelik mantıksal çözümlemeler.

Bu, 'gelecekle iletişim kurma' kısmıdır.

Burada iletişim kurmak sadece,

alınan bir sinyale karşılık bir sinyal göndermektir.

Son derece basit.

Gönderilen sinyal, oluşturduğumuz bu çalışmalardır,

gelecek için eşsiz grafikler, eşşiz şeyler yaratıyoruz.

Bu vizyonlarla birleştirdiğimiz anahtar sözcükler,

ifadeler hazırlıyor ve onları dünyaya açıklıyoruz.

Şimdi bu, gönderilen sinyaldir.

Sinyali küresel konuşma ortamına gönderiyoruz.

Sonra, bu anahtar sözcük ve ifadelerin kullanımlarını,

dünyada ne sıklıkta kullanıldıklarınıizlemeye başlıyoruz.

Ve bu anahtar ifadeler belli bir noktaya geldiğinde,

sonucu belirleyecek olan kitleye eriştiğini anlarız:

vizyon kendiliğinden ilerler, süreklilik kazanır

ve kendine ait bir hayata sahip olur hale geldiğinde

ve piyasa, vizyonla ilgili belirli ürünlere hazır olduğunda.

Bu nedenle birçok kişi,

sahip olacakları bir sonraki uçan arabanın hayalini kurar.

Uçan arabalara daha çok var,

yakın geçmişte bu konuyla ilgili bir makale yazdım:

“aslında uçan arabalara sahip olmadan önce

uzaktan kumandalı kargo uçakları geliştirmeliyiz,

uçarak evinizin çatısına konan

ve size kargolarınızı, yiyeceklerinizi getiren pilotsuz uçaklar”.

Bu makaleyi yazarak

dünyaya uzaktan kumandalı kargo uçakları vizyonunu gönderdim

ve bu birkaç ay önce oldu.

Ve sadece bir makaleyi yayınlamanın sonucunda,

tüm dünyayla karşılıklı bir konuşma başlattım.

İnternette arama motorlarına

“flying deliver drones”yazarsanız

1.550’den fazla sonuç bulursunuz.

Özetle, yeterince çalışma yapıldığında

ve yeterli düzeydeki küresel iletişim

kendiliğinden ilerler hale geldiğinde

vizyon, geleceğin tam da istediği şekle ulaşacaktır

çünkü zaman içinde değişecektir.

Ve o zaman bizler geleceğin mülkiyetini üzerimize alabileceğiz.

Sizce gelecek üzerinde gerçekten ne kadar kontrolümüz var?

Kıvılcımı ateşleyebilir, vizyonu yönlendirebilir,

dünyanın bu vizyonun farkına varmasını sağlayabilir,

karar mercilerinin zihinlerine yeni vizyonlar işleyerek

lerlemeyi izleyebilir,

sonra da bu sonuçlara göre hareket edebiliriz.

Geleceğin birçok yönünü kontrol edebiliriz

ancak bu yine de oldukça dar kapsamlı olacaktır.

Geleceğin belirsiz olduğunu düşünmektense

kontrolümüzde olduğununbilincinde olmalıyız.

Cidden soruyorum, gerçekten ne kadar kontrolümüz var?

Uzun vadede istediğimizden az ama düşündüğümüzden fazla.

Şimdi ben, bir fütürist olarak çalışıyorum

ve birçok insan bana şunu soruyor:

“Bakabileceğin kristal bir küren var mı?”…

Evet, kristal bir kürem var,

karım bana onu ofisime götürmem gerektiğini söyledi

çünkü çok toz topluyor.

Dolayısıyla, kristal küremi ofisime götürmek üzere arabama yerleştirdim

ve yolda biraz gittikten sonra, içeri pırıl pırıl güneş geliyordu,

kristal küre bir mercek gibi çalışarak yanımdaki koltuğu ateşe verdi.

Yani aracımı kullanırken hemen yanımda resmen bir yangın başladı.

Şanslıydım, yangını hemen söndürebildim de fazla büyümedi.

Ancak o sabah ofisime vardığımda,

yarınki gazetelerin şu başlıkları atacaklarını düşündüm:

"Fütüristi Kendi Kristal Küresi Öldürdü

Ve O, Bunu Önceden Bilemedi"

Thomas Edison'un dediği gibi:

“Çoğu kişi fırsatları kaçırır,

çünkü üzerlerineiş elbiseleri giymişlerdir

ve onları iş gibi görürler.”

Doğru değil mi?

Uyanışlar, onları nasıl oluştururuz?

Nasıl yönetiriz? Onlardan nasıl faydalanırız?

Sözlerime burada son verirken

size büyük uyanışlar yaşamanızı diliyorum,

ama sadece sıradan uyanışlar değil,

soluk kesen, beşinci sınıf, kütlesel spektrografik,

izotropik, çift dörtlü-turbo, dopdolu uyanışlar.

Ve beni bugün buraya davet ettiğiniz için sizlere çok teşekkür ederim.

Çok teşekkürler.

Video ile İlgili Yorumlar
  • Bu video için yorum bulunmamaktadır.
    "Yeni Yorum Ekle" butonuna tıklayarak ilk yorumu yazan siz olabilirsiniz.