Vitamin Öğretmen Portalı

Portalı aktif kullanabilmek için giriş yapmalısınız.

Eğitim Videoları



1420 kez seyredildi

Gelecek İçin Eğitim Programları ve Politikaları - Prof. Dr. Sugata Mitra



TED ve SEBİT işbirliği ile 30 Nisan - 01 Mayıs 2011 tarihlerinde TED Ankara İncek Kampüsü'nde gerçekleştirilen Uluslararası Eğitim Forumu II : Eğitimde İnovasyon konulu forumu "Gelecek İçin Eğitim Programları ve Politikaları" başlıklı I. Oturum konuşmacılarından Prof. Dr. Sugata Mitra'nın sunum videosu.

"Kendi Kendine Öğrenim Sistemleri" konulu sunumu gerçekleştiren Prof. Dr. Sugata Mitra; Newcastle Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde Eğitim Teknolojileri profesörüdür.


Altyazı

Konuşmacıların sürelerine bağlı kalmasını rica ediyorum.

Lütfen tanınan süreye bağlı kalın.

Evet, tabi ki...

İyi akşamlar…

Çevirmenin ses düzeyi,

Türkçe konuşmaları zar zor duyabileceğim düzeydeydi,

o yüzden giriş bölümünün sadece belli kısımlarını duyabildim

fakat umarım hepsi çok iyidir.

Hakkında konuşacağım konu yalnızca bir tahmin değil,

büyük ihtimalle ihtiyaç duyacağımız

ve hatta şimdi bile ihtiyaç duyduğumuz

bir tür ilköğretim eğitimi ile ilgili bazı deneyimlerin bir açıklaması…

Biz buna “Kendi Kendini Organize EdenÖğrenme Sistemleri diyoruz.

Ama önce sizi 1999’a, çok öncesine

ve o günlerde çok önemli olan bir araştırma sorusuna götüreceğim.

Araştırma sorusu şuydu:

çocukları herhangi bir talimat veya öğretmen olmaksızın

bir bilgisayara maruz bırakırsanız

ve eğer bu çocuklar önceden hiç bilgisayar görmediyse

ve interneti hiç duymadılarsa ne olur?

Peki, gerçekten ne olur?

1999 yılında insanlar bu soruyu şöyle yanıtlıyordu:

"hiçbir şey, çünkü bu çocuklar o cihazın ne olduğunu bilmeyecek.

Dilini anlamayacaklarçünkü hepsi İngilizce.

İnternetin ne olduğunu anlamayacaklar,

bu yüzden büyük ihtimalle bilgisayarı kıracaklar, çalacaklar ve satacaklar.”

Ben de bunu test etmeye karar verdim.

Yeni Delhi'de ofisimin hemen dışında büyük bir kenar mahalle vardı.

Birçok fakir insanın yaşadığı...

Windows, bilgisayarı yeniden başlatmak istiyor.

Peki…

Ofisimin dışında büyük bir kenar mahalle vardı

ve ben bu mahallenin ortasına bir bilgisayar kurdum.

Bilgisayarı kurmanın bir yolunu bulmam gerekiyordu,

bir kenar mahallede bir bilgisayarı nereye koyabilirsiniz ki?

Bulabildiğim tek yöntem,

kamu alanlarında ATM’leri olan bankalardı.

Ben de kendi ATM’mi kendim kurmaya karar verdim

üzerine bir dokunmatik yüzey koydum ve onu orada bıraktım.

Yerden yaklaşık 3 fit yüksekteydi.

Gördüğümüz şey gerçekten çok garipti.

Çocukların internette gezindiklerini

ve birbirlerine nasıl internette gezinileceğini öğrettiklerini gördük.

İnsanlar dedi ki:

"Bu çok önemli bir hadise değil,

bu çocuklar büyük ihtimalle bilgisayarın önünde durup

neler olduğunu merak etmiştir ilk gün...

Sonra biri gelmiştir,

üniversiteden genç bir adam veya kadın ya da benzeri biri

ve onlara fareyi nasıl kullanacaklarını göstermiştir."

Ben de "evet bu mümkün" diye düşündüm.

İşte bu yüzden deneyimi tekrar etmem gerekiyordu

ve kırsal bir kesimde tekrar etim.

Hiçbir bilgisayar programcısının geçerken

çocuklara öğretme şansı olmadığı uzak bir köyde...

Ve gene aynı şeyin olduğunu gördüm.

Ve sonra, sonraki beş yıl için

bunun tekrar ve tekrar oluşunu gözlemledik:

her yerden, her dilden çocuklar

bir bilgisayarın nasıl kullanılacağını birbirlerine öğretebiliyordu.

İşte bu da ufak bir görüntüsü…

Yani bu,her yerde oluyordu.

Ben de çocukların ne kadar öğrendiğini ölçmeye başladım

ve dokuz aylık bir dönemde,

bu gezegenin herhangi bir yerindeki bir grup çocuğun

kendilerine nasıl ortalama bir amatör kullanıcı kadar bilgisayar kullanılacağını

ve internet kullanılacağını öğreteceğinin kesin bir resmini elde etmiş olduk.

Bizim yaptığımız her şeyi...

E-posta gönderme, sohbet etme,

dosyalar indirme, yeni şeyler yükleme,

virüsleri temizleme,

gittikçe artan facebook ve twitter kullanımı vesaire...

Bunların hepsini kendi başlarını öğreniyorlar.

Ve ben de bu sonuçların hepsini yayınladım ve bu sonuca ulaştık:

'çocuk grupları kim oldukları, nerede oldukları

ve kaç yaşında oldukları fark etmeksizin

kendi kendilerine internet ve bilgisayar kullanmayı öğrenebilirler.'

Ve “eğer bir bilgisayar dışarıda, açıkta, bir kamu alanında bırakılırsa

ve gözetim altında tutulmazsa”,

bu durum şaşırtıcı bir şekilde “gerçekleşir”.

Eğer onları denetleyecek birini koyarsanız,

bazı çocuklar kalacaktır ama diğerleri gidebilirler.

Bu garip bir sonuçtu.

Ve ben de bunu daha derinlemesine inceleme gerektiğine karar verdim.

2002 yılına gelindiğinde ise soru şuydu:

“denetlenmeyen çocuklar başka neler öğrenebilir?”.

Eğer bilgisayarı kullanmayı kendi başlarına öğrenebiliyorlarsa,

bu bilgi ile ne yapabilirler,başka neler yapmayı öğrenebilirler?

Büyük güney Hint şehri Haydarabad’da

çok ilginç bir durum yaşadım.

Şimdi…

Haydarabad’da bazılarınızın bir bakıma

Türkiye’deki belli bir duruma benzetebileceği bir durum var.

Haydarabad’da binlerce ufak, özel okul var.

Ve insanlar, ücretsiz devlet okulu yerine

çocuklarını bu küçük özel okullara gönderiyorlar.

Ve bunu yapmalarının tek bir nedeni var:

bu okullar İngilizceyi iyi öğretiyor.

Bu nedenle büyük bir öğrenci grubu bu okullara gidiyor.

Ama bir sorun var.

Doğuştan İngilizce konuşanlar, yani ana dili İngilizce olanlar

Haydarabad’a İngilizce öğretmeye pek de gelmiyor.

Yani çocuklar iyi İngilizce öğreniyorlar

ama aksanları onlara öğretenöğretmenlerinkinden kopyalanıyor

ve yerel öğretmenlerin çok güçlü bir aksanları var.

Bu çocuklar okuldan çıktıklarında İngilizce konuşabiliyorlar,

ama İngilizce telaffuzları son derece kötü oluyor.

Ben de “bunun çok ilginç bir sorun olduğunu

ve bunu nasıl çözebileceğimizi” düşündüm.

Bu okullardan birine gittim ve onlara bir bilgisayar verdim.

Bu bilgisayara konuşmaları metne aktaran bir yazılım yükledim.

Bilirsiniz, şimdi bu yazılımı Windows 2007 ile birlikte ücretsiz alabiliyorsunuz.

Yaptığı şu, sen bilgisayara konuşuyorsun

ve eğer bilgisayar senin ne söylediğini anlarsa onu yazıyor

veya sen ona komut verebiliyorsun vesaire vesaire.

Ben onlara bu bilgisayarı verdim, bilgisayarı internete bağladım,

bu yazılımı kurdum, bazı çocukları çağırdım

ve "bilgisayara konuşmalarını" söyledim.

Bilgisayara konuştuklarında bilgisayar tamamen manasız şeyler yazdı.

Çocuklar güldü

ve “bizim söylediklerimizden hiçbir şey anlamıyor” dediler.

Ben de “peki, ben bu bilgisayarı iki aylığına sizin yanınızda bırakacağım.

Yapmanız gereken kendinizi anlaşılır kılmak” dedim.

Öğretmenlerin de bu odaya girmesine kesinlikle izin verilmeyecekti.

Çocuklar kaşlarını çattı

ve "Nasıl? Nasıl bizi anlamasını sağlayacağız?" diye sordular.

Ben de onlara “Hiçbir fikrim yok, ben gidiyorum” dedim.

Ve onları bıraktım ve iki ay sonra okula geri gittim.

İki ay sonra geri geldiğimde,

sınıfın dışında duran bir ufak oğlan çocuğu gördüm.

Adı Fazan'dı. Fazan’a sordum:

"Fazan, nasılsın?" ve İngilizce sordum.

Ve Fazan bana “Mükemmel!” dedi.

Ben de orada neler olduğunu merak ettim

ve kontrol etmek için içeri girdim.

Yaptıkları şey çok ilginçti.

Hatırlayın, bir grup öğrenciyi bir sorun ile baş başa bırakmıştım

ve hiçbir yöntem sunmamıştım.

Onlar da bana “nasıl yapabilirim?” diye sormuşlardı.

Ben de “bilmiyorum” demiştim.

Yaptıkları şuydu:

“Konuşan Oxford Sözlüğü”adında bir yazılımı indirmişlerdi.

Konuşan Oxford Sözlüğü,

bir şey yazdığınızda size düz BBC tarzı bir aksanla onu telaffuz eder.

Daha sonra o aksanı taklit edip, birbirlerininkini düzeltip,

konuşmayı metne aktarma yazılımına konuşup

doğru kelimenin gelip gelmediğini görmüşlerdi.

Gerçekten şaşkına dönmüştüm,

çünkü öğrenciler - ki bunlar on iki yaşındaydı -

kendi kendilerine bir eğitim yöntemi bulmuşlardı.

Bana göre, bir eğitimci olarak bu çok yeniydi,

çünkü öğretmenler olarak bize yöntemin ne olduğu,

ne yapmamız gerektiği öğretilmişti

ve burada onlar yöntemi kendileri bulmuştu.

İşte bu ufak bir görüntüsü…

İşte bu karışık ses karşılaştırma yöntemi,

deneme ve yanılma vesaire ile aksanlarını değiştirdiler.

Gördüğünüz ufak kız,

onu kameraya kaydettiğimde on iki veya on üç yaşındaydı.

Şimdi yirmi iki veya yirmi üç yaşında...

Ve ister inanın ister inanmayın

Haydarabad'daki bir çağrı merkezi için çalışıyor

ve aralarınızdan bazıları onunla konuşmuş bile olabilir.

İşte o zamanlarda oldukça ilginç sürprizler yaşadığıma karar verdim.

Çocuklar kendilerine sadece bilgisayar kullanmayı değil,

ama aynı zamanda diğer şeyleri de öğretiyorlardı.

Tabi oyun oynamaktan sıkıldıktan sonra...

Kendilerine neleri öğretebilirlerdi?

Bir dizi deney yapmaya başladım.

Önce çok ünlü biri olan Sir Arthur C. Clarke ile bir toplantı yaptım.

Sir Arthur Clarke çok tanınmış, ünlü bir bilim kurgu yazarıdır.

Ve o zamanlar hayattaydı ve bana birkaç ilginç şey anlattı.

Bunlardan biri,

çocuklar ilgi duyduğundaeğitimin gerçekleştiğiydi.

Hiçbir şey yapmanıza gerek yoktu.

Ve bununla, modeldeki gibi tüm Hindistan’da,

tüm Kamboçya’da ve Afrika’da birkaç yerde deneyler yapmaya devam ettim.

-"…ve kesinlikle insanlara yardım ediyor,

-çünkü çocuklar internette gezinmeyi öğrenecek

-ve onları ilgilendiren şeyler bulabilecek

-ve ilgilendikleri anda eğitim gerçekleşecek. "

-Güney Afrika 2004-

" Oyunlar oynuyorum, hayvanları seviyorum ve müzik dinliyorum… "

-Kamboçya'da The Hole in the Wall, Nisan 2004-

-Basit bir bilgisayar oyunu-

Bu arada, bir yıldan uzun bir süredir

bilgisayarlar Yeni Delhi’de yaygınlaşıyordu

ve öğretmenler oldukça ilginç şeyler rapor ediyorlardı.

Çocukların İngilizce kalitesinin önemli oranda iyileştiğini

ve ödev sorularına yanıtlarının oldukça kapsamlı olduğunu söylüyorlardı.

Ve ben de kendi kendime düşündüm:

“Bu biraz fazla,

duvarın içindeki bir ATM bütün bunların hepsini nasıl yapabilir ki?”

Ve ben de neler olduğunu görmeye gittim ve cevap oldukça basitti.

Altı ay içinde Google’ı keşfetmişlerdi

ve ödev konularını Google’da aratıyorlardı.

O nedenle İngilizceleri mükemmel ve yanıtları oldukça kapsamlıydı.

Ben de kendi kendime "Aman tanrım, ben ne yaptım?

Bu öğrenme mi?" diye sordum.

Bu öğrenme mi?

Cevabımı altı yıl sonra aldım, tüm yerler arasında İngiltere'den...

İşte şimdi sizinle bunu paylaşacağım.

O noktada bir varsayımda bulunmuştum,

çocuk grupları

kendi başlarına eğitim hedeflerine ulaşmak için internette gezinebilirdi.

Bu çok ciddi değildi.

Bilgisayarlar olduğu sürece, telaffuzlarını iyileştirdiği sürece,

okullar ile ilgili bir sorun yoktu.

Bunu söylediğimde, okul öğretmenleri:

"Sen delirdin mi? Eğitim böyle olmaz.

Eğitim Google değildir, eğitim bir öğretmenin verdiğidir" dedi.

Ben de şu tespiti yaptım:

"Çocuk grupları her türlü şeyi kendi başlarına öğrenebilirler"

ve bir sorumuz oldu, büyük bir soru:

Minimal invaziv yöntemler...

"Minimal invaziv” “öğretmenin hiçbir şey yapmadığı” anlamına geliyor.

Minimal invaziv yöntemler gerçekten eğitim hedeflerini gerçekleştirebilir mi?

Bu sıralarda, 2006 yılında

İngiltere’de Newcastle Üniversitesinden bir araştırma bursu aldım

ve Newcastle’a taşındım.

Yeni eğitim sorunları ile yeni bir ülkeydi.

Öğretmenlerden aldığım ilk tepkilerden biri

çocukların internet ile harika şeyleryapabileceğini söylemenin hoş olduğu

ama çocukların internetten her şeyiöğrenebileceklerini söylemenin

pek de hoş olmadığıydı.

Ben de “Neden bir deney tasarlamıyoruz?

Hadi tasarlayalım

ve çocukların kendi kendilerineöğretemeyecekleri şeyler olduğunu

göstermek için deneyelim" dedim.

Bir araştırma sorusu buldum.

Soru…

Bunu çok dikkatli dinlemelisiniz

çünkü bunun bir slaytını hazırlayacak vaktim olmadı.

Araştırma sorusu:

“On iki yaşında Tamil dilini,

Tamil bir Güney Hindistan dilidir,konuşan çocuklar…

Güney Hindistan'da tsunaminin vurduğu bir köydeki

on iki yaşında Tamil dilini konuşan çocuklar,

dili sadece İngilizce olan cadde kenarındaki bir bilgisayardan

DNA replikasyonunun biyo-teknolojisini kendi kendilerine öğretebilirler mi?”

Ve ben bunun gerçekten saçma bir araştırma sorusu olduğunu düşündüm.

Onları test edecektim ve bu konu hakkında hiçbir şey bilmiyor olacaklardı.

Belli bir süre sonra geri gelecek ve onları tekrar test edecektim.

Ve hâlâ hiçbir şey bilmiyor olacaklardıçünkü bu imkânsızdı.

Ben de bir köy buldum, adı Keechankuppam’dı.

Güney Hindistan’daydı

ve 2004'te Asya Tsunamisine maruz kalmıştı ve okulu yıkılmıştı.

Köydeki duvarlar içindeki iki ayrı deliğe iki ayrı bilgisayar yerleştirdim

ve çocuklar bu bilgisayarlar ile oynuyordu.

Bu bilgisayarların içine DNA replikasyonuhakkında materyaller koydum.

Bilirsiniz DNA replikasyonu,

zorunlu eğitimin sonunda ya da üniversitenin başında öğretilen konu…

Çocukları çağırdım ve dedim ki:

“Dinleyin. Bu bilgisayara bir şey koydum.

Çok ilginç, çok yeni ama çok zor. Hepsi İngilizce.

Çocuklar ona baktı ve

"Bu çok saçma. Nedir bu?

Kimya ve çizimlerle dolu… Bunu nasıl anlayabiliriz ki?" dedi.

Ben de tahmin edebileceğiniz gibi onlara dedim ki:

“Tam olarak bilmiyorum.

Nasıl ve ne şekilde anlayacağınız konusunda

hiçbir fikrim yok, ben gidiyorum.”

Onları bu bilgisayar ve bu materyal ile bıraktım.

Onları önceden test etmiştim ve sıfır almışlardı.

Geri gittiğimde çocukları çağırdım ve çok sessiz geldiler.

“Hiçbir şey anladınız mı?” diye sordum.

“Hayır.” “Kaç defa baktınız?”

“Her gün”

"Niye anlamadığınız bir şeye iki ay boyunca her gün baktınız ki?"

diye sordum.

Sonra ufak bir kız çocuğu elini kaldırdı ve bana dedi ki:

Bu kısmın tercümesinidoğru yapmak lazım.

Bana dedi ki:

"DNA molekülünün düzensiz replikasyonunun

genetik hastalığa neden olması dışında

hiçbir şey anlamadık"

İşte bu benim, kendi kendini organize eden öğrenmeden aldığım dersti.

Onları sonradan test ettiğimde %30 aldılar.

Bu imkânsız, burada gördüğünüz şey eğitimde bir imkânsızlık:

bunun olmaması gerekiyorduama Keechankuppam’da oldu.

Ama gene de Newcastle’a geri gidemedim.

Neden mi? Çünkü %30 hâlâ kalan bir nottu.

Nasıl bu konudan geçmelerini sağlayabilirdim?

Onlara nasıl ekstra %20 daha aldırabilirdim?

Orada bir öğretmen bulamadım.

Genç bir kadın bulabildim, 22 yaşındaydı,

yerel bir muhasebeciydi ve bir STK ile çalışıyordu.

Ve çocuklar ile çok iyi arkadaştı, birlikte oyunlar oynuyorlardı.

Ben de kıza “Onlara biraz biyo-teknolojiöğretebilir misin?” diye sordum.

O da "Hayır yapamam, okulda hiç fen dersi görmedim.

Bu konu hakkında en ufak bir bilgim yok" dedi.

Ben de ona “Büyükannenin kullandığı yöntemi kullan” dedim.

“O ne ki?” diye sordu.

“Çocukların arkasında dur ve onlara hayran ol.

Her yaptıkları şeyde ‘A, bu harika!

Ben senin yaşındayken bunu hiç yapamazdım,

gerçekten çok aptaldım.

Siz internet çağının çocukları gerçekten çok akıllısınız’ de” dedim.

Bunu iki ay boyunca yaptı ve puanlar %50’ye çıktı.

Yeni Delhi’de eğitimli bir biyo-teknoloji öğretmeni olan bir kontrol okulum vardı.

Keechankuppam’daki çocuklar, yol kenarından bilgisayar kullanarak

o okuldaki öğrencileri yakaladılar.

Şimdi bununla Newcastle’a dönebilirdim:

Çocuk grupları kendi başlarına neredeyse her şeyi öğrenebilirler.

Peki, bu nasıl olacak?

İngiltere, Newcastle'daki Tyne nehrinin karşısındaki

Gateshead adı verilen ufak bir kasaba okulu ile deneyler yapmaya başladım.

Bu okulda, bir çocuk grubu aldım, 32 çocuk…

On yaşındaydılar.

Ve işte bu sürecin nasıl işlediğine bir örnek…

Onlara "Kendinizi dörtlü veya beşli gruplara ayırın dedim.

Her grup, bir bilgisayar kullanabilir.

Dört bilgisayar değil…" dedim.

Neden mi bunu söyledim…

Çünkü duvardaki delik deneyimindenöğrendiğim buydu.

Bir bilgisayarın etrafında genelde dört veya beş çocuk oluyordu

ve öğrenmeye teşvik eden bu tartışmaydı.

‘Bir çocuğa bir bilgisayar’ değil.

İkinci kural: istediğiniz kadar birbirinizle konuşabilirsiniz.

Grup içinde konuşabilirsiniz, diğer gruplarla konuşabilirsiniz.

Üçüncü kural: grubunuzdakileri sevmezseniz grubunuzu değiştirip,

başka bir gruba katılabilirsiniz.

Buna da izin var.

Dördüncü kural ki bu çocuklar için çok önemliydi:

başka bir grubun yanına gidip,

neler yaptıklarına bakıp

kendi grubunuza dönüp aynısını yapabilirsiniz.

Çocuklar bu kurala bayıldı, adı ‘Fikir Çalmak’ idi.

Daha sonra onlara altı GCSE sorusu verdim.

GCSE, İngiltere’de okulların son seviye sorularıdır.

Bu çocuklar on yaşındaydı

ve dolayısıyla bu soruları altı yıl sonra göreceklerdi.

"İşte burada altı soru” dedim ve öğretmenleri de alıp çıktım.

Yirmi dakika sonra en iyi grup, altı sorunun hepsini çözmüştü.

En kötü grubun çözmesi 45 dakika aldı.

Öğretmenler geri geldi ve dediler ki: "Peki, neyi kanıtlamaya çalışıyorsun?

Google’ı kullandılar, wikipedia’yı kullandılar,

Ask Jeeves’i, AnswerBack'i,her şeyi kullandılar.

Cevapladılarsa ne olmuş?"

Ben de “Peki, Hadi test edelim” dedim.

İki ay sonra okula geri geldim.

Aynı çocukları aldım,

normal bir sınıftaymış gibi sıralar ve sütunlar halinde oturmalarını sağladım.

Her birine boş bir kâğıt ve o altı soruyu verdim.

"Konuşmak yok, birbirinize bakmak yok, bilgisayar yok.

Bu soruları cevaplayın." dedim.

Bunu ilk yaptığımda grubun puanı %76’ydı,

bilgisayar ile çalışırken…

İkinci kez yaptığımda, bir şok daha yaşadım.

Keechankuppam'daki gibi bir eğitim imkânsızlığı daha...

Ortalama puan gene %76’ydı.

Bu sefer öğretmenler de şok olmuştu.

Dediler ki:

"Biliyor musun ne oluyor:

bu çocuklar iki ay önce o ekranlarda gördüklerini

fotoğraf netliğinde yeniden üretiyorlar."

Belki de kendileri bulduğu, kendileri tartıştığı,

üzerinde uzun zaman harcadıkları için her kelimesini hatırladılar.

Ve şimdi iki yıl geçti

ve bu çocuklar tüm bu soruların cevaplarını hâlâ biliyorlar.

Ama hâlâ aynı sorudayız, bu öğrenme mi?

Göreceğiz.

O sıralarda bir yöntem oluşma aşamasındaydı.

Çocuk grupları,grubun o dört kuralını,

her grup için bir bilgisayarı

ve eğer gerekiyorsa bir büyükanneyi kullandılar.

Bir büyükanne lazım ki biri yaptıklarınızı takdir edebilsin.

Nereden büyükanneler bulacaktım?

İngiltere’de Guardian gazetesi

çalışmam hakkında bir makale hazırlıyordu

ve ben de bu makaleye

“Eğer geniş bant bağlantısı ve web kamerası olan

İngiliz bir büyükanneyseniz, lütfen bana yazın...

Ücretsiz olarak her hafta zamanınızın bir saatini istiyorum” ilanını yerleştirdim.

200 büyükannem oldu,

İngiltere’de herkesten çok tanıdığım büyükanne var.

Bu 200 kadın ki 40’ı aktif çalıştı,

Hindistan’ın Haydarabad’daki yoksul mahalle okullarında

Skype üzerinden 800 saatten fazla eğitim yürüttüler.

Yani kendi kendini organize eden öğrenim ortamı

ve Skype’nin ortamı arasında,

bir yöntem elde etmiş olduk. İşte bu ufak bir resmi…

-Beni yakalayamazsın. Sen söyle: “Beni yakalayamazsın!”

-“Beni yakalayamazsın”

-“Ben zencefilli kurabiye adamım.”

-“Ben zencefilli kurabiye adamım.”

-Çok iyi, çok iyi.!

Ve diğer uçta, İngiltere’de…

-Portala girdik ve daha sonraLeonardo Da Vinci yazdık...

-Harika

Şimdi okuldan okula geziyorum, neredeyse tüm dünyada…

Ve bu yöntemin nasıl çalıştığını gösteriyor

ve bir öğretmenin bunu kapıp diğerlerine yaymasını umuyorum.

Sadece bir örnek, bir veya iki örnek ve sonra duracağım.

Bununla ne kadar ileri gidebilirsiniz?

Torino, İtalya’ya gittim.

Bir grup,on yaşında çocuk vardı.

Tek kelime İngilizce konuşmuyorlardı ve ben de tek kelime İtalyanca…

Öğretmenlere "Bizi yalnız bırakabilir misiniz?" dedim.

“Nasıl iletişim kuracaksınız?” dediler.

Ben de “bilmiyorum” dedim.

Daha sonra onları dörtlü gruplara ayırdım

ve ekrana İngilizce bir soru yazdım.

Öğrenciler “Hiçbir şey anlamıyoruz” dediler.

“Öğretmenleri geri çağırıyım mı?” dedim.

“Hayır! Biz her şeyi anlayacağız” dediler.

Daha sonra İngilizce cümleyi Google çeviri'ye yazdılar

ve İtalyancasını buldular,

İtalyan Google’a ve diğer arama motorlarına bunu girdiler

ve cevabı buldular.

Gittikçe daha da hırslanmaya başladım

ve gittikçe daha zorlu sorular yazdım.

İşte böyle görünüyordu:

Dinozorların neslinin tükenmesi hakkındaki iki teori…

İkinci soru “Kalküta nerededir?” idi. Bu, çok basit.

Daha sonra gerçekten hırslandım: “Pisagor kimdir ve ne yapmıştır?”

Sadece on yaşındaydılar.

Bu sefer sessiz kaldılar.

Bir süre sonra bir öğrenci gelip bana 'Yanlış yazdın' dedi.

Yaklaşık 30 dakika sonra...

"dik üçgen".

Bir 30 dakika daha sonra izafiyet teorisine ulaşacaklardı.

Yaptıkları şuydu:

Soruyu Google'a yazıyorlardı,

Google onları Lorentz Dönüşümü ve İzafiyet Teorisine götürüyordu.

İtalyan öğretmenler geri geldiler ve bana dediler ki…

Hayatımda ilk defa bir öğretmenin bana bunu söylediğini duydum…

Dedi ki : “Durdur onları!”

Öğrenimi durdurmalı mısınız?

Peki, şimdi hangi noktada? Bazı ilginç sorularla…

“Biz öldükten sonra ne olur?”,

“GSYİH mutlulukla ilgili mi?”,

“Ağaçlar düşünebilir mi?”,

“iPad nerede olduğunu nereden biliyor?”

Çocuklar tarafından araştırılan tüm bunlar

bir öğretmen olarak sizin alıp

müfredatla ilişki kurabileceğiniz bir dizi cevap üretecek.

Önceden trigonometriyi sevmedilerse,

son soru olan

"iPad nasıl nerede olduğunu biliyor?"sorusundan sonra

söylediğiniz her şeyi dinleyeceklerdir

çünkü neden söylediğinizi bileceklerdir.

Bu önümüzdeki nesiller için yeni formül.

Sadece müfredat değil,

müfredatın neden böyle olduğunun nedeni de...

Bunu bilmeleri gerekiyor…

Çin’den ufak bir görüntü…

Gördüğünüz gibi çok gürültü ve çok fazla hareket var.

Ve bu böyle devam ediyor.

Özetlemek gerekirse:

dört ve altı kişilik gruplar, grup başına bir bilgisayar,

kısıtlanmamış geniş bant, ilginç sorular,

gerekirse Skype üzerinden e-aracılık…

Tartışmaya izin var, grup değiştirmeye izin var,

diğer grupları izlemeye izin var.

Onları yalnız bırakın.

İngiltere’de şu anda tipik olarak bir dizi okulda olan bu:

öğretmen bir konuyu tanıtıyor ve daha sonra bir soru veriyor.

Bu onun sorusu değil, bu başka bir yerden gelen bir soru.

Bu sefer de Avustralya’dan bir öğretmenin

Skype üzerinden gönderdiği bir soru…

Peki... Bundan sonra dört kişilik gruplara ayrılıyorlar, kurallar açık...

Ve soru üzerinde çalışıyorlar.

İşte Avustralyalı öğretmen geliyor.

Bunu yaptıktan sonra, ilgileri çok yüksek oluyor

çünkü en başta ilginç bir soru.

Hiç anlamadıkları, ama dünyanın ta öte yarısından gelen bir soru.

Nasıl cevaplamayabilirler ki?

İşe koyuluyorlar.

Bunun sonunda, onlara istediğiniz kadar coğrafya öğretebilirsiniz.

İşte benim yeni ilköğretim müfredatıkonusundaki duruşum…

Son oturumda öğretmeniz gereken sekiz önemli konuyu duydunuz.

Dokuz veya sekiz yaşındakilerebunları ne zaman öğreteceksiniz?

Benim üç maddeden oluşan bir gündemim var.

Sadece üç şeye ihtiyacınız var.

Okuduğunu anlama, önümüzdeki nesil için en önemli beceri:

eğer okuyamazlarsa ve anlayamazlarsa,

tüm temel gider.

Bilgi arama ve çıkarma becerileri…

Bilgiyi arayabilmeleri ve bulunduğu noktaları tespit edebilmeleri gerekli…

Ve son olarak, en zorlusu...

Şu ana kadar tam yanıtını bulamadım ama...

Rasyonel bir inanç sistemi...

Eğer çocuklar yalnızsa ve bir cevap arıyorsa,

ne zaman ve nasıl bulduklarına inanmalılar?

Hepimizin kafasında bunlar vardı.

Nereden geldiğini bilmiyorum, müfredatın hiçbir yerinde yok.

Nasıl inanırsın – bunu yapmaları için bir yol bulmamız gerekiyor.

Ve tüm bunlar ne anlama geliyor?

Son on iki yıldır karşıma çıkan şeyin

eğitimin kendi kendini organize eden bir sistem olduğu gerçeği.

Kendi kendini organize eden sistemler,

“ortaya çıkış” adı verilen bir özellik sergilerler.

Siz tasarlamadan bazı şeyler ortaya çıkar...

Bir hortum gibi: önce sadece havadır,

sonra birden canlıymış gibi kendi etrafında dönmeye başlar

ve birden hareket etmeye başlar.

Sadece olur, kimse yapmaz, kimse onu tasarlamaz.

Bu benim tahminin ve buna inanıp inanmamakta serbestsiniz

çünkü sadece bir tahmin:

eğitim, öğrenmenin birden ortaya çıkan bir olgu olduğu

kendi kendini organize eden bir sistemdir.

İşte bu nedenle öğrenme gerçekleştiğinde,

öğretmen bir adım geri gider ve "Harika!" der.

Bence bu böyle ama bunu kanıtlamak için beş yıl

ve şu anda kurmaya çalıştığım bir laboratuar gerekecek.

Teşekkürler.

Video ile İlgili Yorumlar
  • Bu video için yorum bulunmamaktadır.
    "Yeni Yorum Ekle" butonuna tıklayarak ilk yorumu yazan siz olabilirsiniz.