Sürekli Değişim Dünyasında Yeni Öğretim Kültürü
"Ben aslında, sürekli bir değişim içindeki dünyanın yeni Öğrenim kültürü ile ilgileniyorum." diyen John Seely Brown'ın 2010 NMC (New Media Consortium) Yaz Konferansı kapanış konuşması.
nmc 2010 Yaz Konferansı
John Seely Brown (JSB), Ph. D.Kapanış Konuşması
Ben aslında, sürekli bir değişim içindeki dünyanın
yeni Öğrenim kültürü ile ilgileniyorum.
Önümüzdeki birkaç dakika boyunca tartışmak istediğim konu şu;
öyle bir dönemdeyiz ki, 20. yüzyılda bizi başarılı kılan birçok fikir,
aslında 21. yüzyılda nasıl hareket edeceğimizikavrama becerimizin aleyhine işliyor.
Bu açıdan, ilk olarak izin verin biraz geriye gidip bu geniş bağlama bir bakayım.
Buna "bizim bağlamımız” diyeceğim, büyük değişim…
Ve bu büyük değişimin, tahmin edilebilir bir denge dünyasından kopup
hızlı ve sürekli bir değişim ve dengesizlikdünyasına geçiş ile ilgili olduğunu
iddia edeceğim.
Denge olgusunun kaybolduğunu ve buradaki kimsenin ömrü boyunca
bu olguyu bir daha hiç göremeyeceğini savunacağım.
Bunun anlamı bence eğitime, öğrenime, medyaya
medyaya ve benzeri şeylere bakış açışımızın derinlemesine değişeceğidir.
Aslına bakılırsa, 21. yüzyılın altyapısını düşünürseniz…
Bu altyapı, hız kurallarından, kanunlarından doğmuştur.
Moore’un kanunu ve diğerleri...
Bu kanunlar, hiçbir yavaşlama işareti göstermez.
Yavaşlama işareti göstermemelerinin nedeni bence çok önemli…
Evet, Moore’un kanunu, sınırlı bir anlamda yavaşlıyor,
ama biz mimarileri değiştiriyoruz, çoklu ve mini çekirdekli işlemcilere geçiyoruz,
algoritma yapma yollarımızı değiştiriyoruz ve daha birçok şey…
Bu, aslında bir bakıma teknolojimizin becerilerini hızlandırıyor, onları yavaşlatmıyor.
Şimdi, bazılarımız içinmerak uyandıran konu…
Geçen 300-400 yıla bakarsanız; işlerimizi nasıl yaptığımızı tanımlayan altyapılar,
kurumsal mekanizmalarımızı üstüne inşa ettiğimiz altyapılar ve üniversite,
kapitalist toplumun ne olduğu ile ilgili görüşler gibi birçok şey
S-eğrisi diye adlandırdığım bir şeyden türemiştir.
Yani, uzun zamanlar, dönemler boyunca istikrara sahipsiniz
Kesintili bir evrim oluyor ve sonra uzun istikrar dönemleri yaşanıyor.
S-eğrisinin o üst bölümünde;
sosyal uygulamaları, iş uygulamalarını, organizasyon uygulamalarını
ve hatta sıklıkla politik uygulamaları yeniden icat ediyoruz.
Ve bir anı düşünmenizi istiyorum.
Eğer şimdi neredeyse her iki yılda bir gerçekleşen
kesintili bir hareketin hemen ardından
bir tanesine daha maruz kalan bir dünyayagiriyorsak, bu ne anlama gelir?
Kişisel olarak konuşmak gerekirse, ben bu oyuna geldim.
Bulut bilişimde birçok iş yaptım ve düşündüm ki
“bu gerçekten harika olacak, bunu bunu anlayacağım”,
on sekiz ay sonra bu odadaki herkesin bileceği gibi grafik işleme birimlerinin
yani GPU’ların devasa becerilerini sunduk.
GPU’lar son derece özel, inanılmaz güçlü işlemciler oldular.
Aslına bakılırsa buluta uyarlanmaları zordu,
çünkü bu 4-5-6-10.000 işlemciyi, çekirdekişleme sistemlerini beslemek için
ihtiyaç duyduğumuz geniş veri yollarını bulamıyorduk.
Birden, kendini bulut bilişim denilen bir şeyin kralı olarak görürken…
Bir yıl sonra GPU’ları kullanmayı düşündüğümüz mimarileri yok ettiler.
Şimdi GPU’ları, bu çok güçlü GPU’ları,
sadece 200 dolara mal olmalarına rağmen hâlâ büyük olan bu GPU’ları
bulut mimarilerine eklemek için nasıl kafa yorduğumuzu göreceksiniz.
Bu sürekli, sürekli bir değişim oyunu…
Ve şu büyük iddiada bulunacağım:
Medeniyet şu anda girdiğimiz gibi bir oyunu daha önce hiç görmedi.
Böyle kuralı olmayan bir oyunu...
Bu hızlı değişimlerin sonunu göremiyoruz.
Şunu sorabilirsiniz:
“Ekonomiyi öğrenmek veya kurumsal
ya da kapitalist mimarileri inşa etmeyi öğrenmek için burada değilim”.
Dur bir dakika, eğer bu sürekli hızlanan değişim dünyası gerçekse,
her tür özel becerinin zaten yarım olan ömrüsürekli olarak kısalmakta ve kısalmakta...
Aslına bakarsanız bugün, çocuklarımıza öğrettiğimiz gibi,
öğrettiğimiz birçok becerinin yarı ömrü yaklaşık beş yıldır.
Belki de, daha da önemlisi,
kurumsal dünyamızdaki neredeyse her stratejik mimari,
stokların mevcut değerinin nasıl korunacağına dayalıdır.
Aslında şu anda büyük bir değişim içindeolduğumuzu savunmak istiyorum.
Sürekli olarak hareket ettiğimiz, gözlerimizi sadece korumaktan,
güvence altına almaktan, stokları korumaktan,
her şeyi olduğu gibi tutmaktan ayırıp,
ilginç akımların başlamasına nasıl katılımdabulunacağımızı öğrenmeye çalışıyoruz.
Stoklardan akımlara geçiş…
Eskiyi tutup korumaktan, eşiğinde olduğumuzdeğişime katılım göstermeye geçiş…
Şu anda yoldaki dönemeçler sürekli ve sürekli olarak gittikçe daha hızlı değişiyor
ve tahmin edebileceğiniz gibi temel öğrenim,
eski olanı öğrenmektense yeni olanı yaratmaya odaklanıyor.
Ama sürekli yeni bir şey yaratıyorsanız,
yarattıklarınızın büyük çoğunluğunun çok güçlü örtülü bir bileşeni vardır.
Biz; gizli, örtülü olanı değil açık, net olanı korumaya,
aktarmaya, sunmaya ve öğretmeye alışığız.
Net olarak başkalarına aktarmak için birdeneyimi sisteme bağlamak zaman alır.
Gittikçe daha fazla paylaşılması gereken şeyingizli, örtülü olduğu bir dünyada yaşıyorsak,
bu sistemleri nasıl inşa etmek istediğimiz olgusu ne şekilde değişir?
Kapsamlı öğrenme konusunda nasıldüşündüğümüzü nasıl değiştirir?
O yüzden, bazı zorluklarla karşılaşacağız.
Ve bunun ötesinde sürekli bir değişim, hareket dünyası içinde yaşıyoruz.
Hiçbir şeyi atlamamalıyız:
Belki de öğrencilerimiz için endişelenmemiz gereken en önemli şey:
bu merakı ekonomik olarak nasıl karşılayacağımız…
Çünkü eğer meraklı değilseniz,
bu sürekli değişim dünyasında başınız belada demektir.
Aslına bakılırsa, çocuklarımız hayata son derece yüksek bir merakla başlarlar.
Okul sistemlerimizi yürütme şeklimizde bu merakı nasıl onurlandıracağız?
Ama en ilginç bulduğum, şu anda kullandığımızcihazlar: iPhone, iPad, iTouch vs.
Bence bunları temel iletişim cihazı olarak görmemeliyiz,
bence onları temel merak uyandıran faktörler olarak görmeliyiz.
Son iki, üç gün içinde yaptığım neredeyse tüm görüşmeler yeni fikirler ortaya çıkarttı.
Bir terimin tam olarak ne anlama geldiğinibilmiyorsanız ve Dana ile takılıyorsanız…
Öyle bir durumda iPhone’unuzu alıyor, internete giriyor ve bakıyorsunuz.
Bazen tesadüfen, bazen açıkça…
Ama bunları ‘nasıl’ sorusu ile düşünün.
Nerede olduğumuz fark etmeksizin her zaman açığız, her zaman bağlıyız.
Yeni bir şey söylendiğinde, anında ona bakabiliyoruz.
Ve bu gerçekten sohbetin şeklini değiştirmeye bile başlıyor.
Bir anda,
bizzat kendimizin ve öğrencilerimizin merakınınasıl artıracağımızı düşünmemize yardım eden
tam bir teknolojik eserler dünyasına girdiğimizi düşünüyorum.
O nedenle, şunu savunmak istiyorum;
21. yüzyılda bu sürekli değişim dünyası için belki de öğrencilerimizi hazırlamalıyız
veya belki de sadece kendimizi...
Bu odadaki herkes fakültenizle savaşmanın,
yönetim ile savaşmanın nasıl bir şey olduğunu biliyor.
"Müfredatınızı değiştirmek zorunda kalabilirsiniz",
"Multimedyayı düşünmek zorunda kalabilirsiniz" demenin…
“Lütfen, bana her şeyi öğret” yerine
“Hayır, hadi birlikte içeri girelim ve bu işi çözelim” sözlerine geçmenin…
Bir adım geri gitmek
ve şimdi nasıl öğrendiğimizi tekrar düşünmemiz gerektiğini söylemek istiyorum.
Bunu özellikle örtülü, gizli bilgi ilk defa bu kadar anlamlı
veya bu kadar önemliyse yapmamız gerektiğini...
Ne öğrenmemiz gerektiğini ve medyanın,
yeni medyanın bazı çok temel yollarla bu oyunu nasıl değiştirdiğini…
Öyleyse biraz geri gidelim
ve bugün hâlâ büyük ölçüde bizimle olan,
bir bakıma öğrenmenin Dekartçı görüşü ile ilgili olan
19.Yüzyıl öğrenim modelleri hakkında düşünelim:
"Düşünüyorum, öyleyse varım…"
Pedagoji, bilgi aktarımı ile ilgilidir.
Sofistike pedagoji,
çocuğun kafasına uygun şekilde bilgiyi aktarmak istediğimiz seviyeler arasında
ideal olanı tasarlamak ile ilgilidir.
Bilgi bir maddedir ve pedagoji,bu maddenin aktarımıdır.
Ve bu odada bulunan herkesin büyük ihtimalle
“sosyal” bir öğrenim görüşü diye adlandırdığım şeyi,
“düşünüyorum öyleyse varım” yerine
“katılıyoruz, öyleyse varız” olanı benimsediğini düşünüyorum.
Bu arada, bunun açıkça nesne ilişkileri teorisi açısından
derin psiko-kinetik kökleri vardır.
Diğerleri ile ilişkilerimiz ile varlık buluruz,
kendimizi diğerleri ile ilişkimiz ile keşfederiz vesaire, vesaire.
Ve bu hiç durmaz.
Bu bakış açısından bakıldığında,
anlama kavramı sosyal bir temel üzerine inşa edilmiştir.
Bu post-modern bir iddia değil,
bu sadece bilgiyi kişiselleştirmek için ortaya atılan bir iddia…
Öğrenme, bilgiyi kişiselleştirmekle ilgilidir.
Ve ben onu kullanarak kişiselleştiriyorum.
Bunu yapmanın en kolay yollarından biri,
onun hakkında konuşmaktır
ve sosyal yapılanma açısından ben bunu sıklıkla yaparım.
Yani, benim anlama kavramım, bilginin kendisi değildir,
benim anlama kavramım sosyal bir oluşumdur.
Ve tahmin edin, eğitimdeki birkaç derin, sağlam sonuçtan biri,
aslına bakılırsa eğitimdeki çok az sağlam sonuçtan biri;
çalışma gruplarını yenebilecek daha iyi bir şeyin olmadığıdır.
Harvard'da çok güzel bir çalışma yapılmıştır.
Bir çocuğun kolejde başarılı olacağının en iyi göstergesi nedir?
SAT, GPA değildir. Onlar gibi bir şey değildir.
Ama tüm bunların dışında nedir?
Çalışma grupları oluşturabilme veya onlara katılabilme becerisidir.
Eğer bunu yapabiliyorsanız, kazanacaksınızdır.
Hikâyenin başı ve sonu...
Ve aslına bakılırsa,
az bir süre önce burada söylenen düşünülürse bu pek de şaşırtıcı değil.
Çünkü başkasına açıklamaktan daha iyi bir öğrenme yolu yoktur.
Bu çalışma grupları, bir bakıma akranlar arası öğretme,
akranlar arası öğrenme, akranlar arası yol gösterme ile işe yarar.
Bu bir çalışma grubunun aslında nasıl çalıştığıdır.
Ve birçoğumuz bu çalışma gruplarının fizikselolduğu kadar sanal da çalışabileceğini bilir.
Özellikle fiziksel olarak başlayabilirlerse,
kolaylıkla IM, sohbet odalarına geçebilirler.
Aslına bakılırsa,
ilk defa buna yakın bir gözlemle şaşkınlığauğradığım zaman birkaç yıl önceydi.
Chicago'da oyunlar hakkında konuşma yapıyordum.
Oyunlar konusuna birazdan döneceğim.
Bir anne koşarak yanıma geldi ve dedi ki “John, oğlumla felaket bir sorun yaşıyorum”.
Ben de kendimi 'World of Warcraft' vb. gibi konularda tartışmaya hazırladım…
Dedi ki “John, biliyor musun oğlumun tek yapmak istediği çalışmak.
Ve ben de bu konuda endişeleniyorum”.
Ben de “bu ilginç bir problem, bunu biraz açabilir miyiz?
Neler olduğu konusunda bana biraz daha bilgi verebilir misiniz?” dedim.
O da şöyle yanıt verdi: "Oğlum eve koşarakgeliyor, hemen yukarıya odasına çıkıyor,
kapısını kapatıyor, makineyi açıyor ve çalışmaya başlıyor."
Ben de “Bu çok, çok ilginç" dedim.
Şimdi daha kibar olmaya çalışıyorum.
Ve sordum: "Bazen odasına giriyor musunuz?".
"Evet, her zaman odasına girip çıkıyorum" diye yanıt verdi.
Ben de dedim ki: "Peki, odasına girdiğinizdeekran aniden maviye mi dönüyor?”
"Yo, yo hayır" dedi, "Peki ne görüyorsunuz?" dedim,
“Aynı anda altı, yedi, sekiz pencereyi açmış olduğunu…
Olan şu, bu çalışma grubuna katılmak için eve koşarak geliyor.
Bu sanal çalışma grubuna...
Aslına bakılırsa birlikte sosyalleşiyorlar,problemler çözüyorlar.
Arkadaşlarla hep birlikte...
Ve bu çocuğun keşfettiği ve birçoğumuzunkeşfettiği bu ilginç şey,
öğrenmenin zengin sosyal hayat boyutu…
Aslında bu iki şeyi birbirinden ayıramayız.
Yani belki de orijinal olarak sosyal hayat için getirilen teknoloji,
bilgiyi kişisel yapmama izin vermesi
ve akran tabanlı öğrenime olanak tanımasıaçısından da bir o kadar önemlidir.
Tabi, bildiğiniz gibi bu doğru…
Bunu birçok şekilde genişletebilirsiniz, ama tabi ki yanlış da anlaşılabilir.
Ve bu odakilerden bazılarının bunu bildiğini biliyorum. Ama…
Bir örnek daha beni şaşkına çevirmişti.
Ryerson Üniversitesi ve onların öğrenme ilegelen sosyal hayatı nasıl anlayamadığı...
Üniversiteyi utandıran “zindanlar” adında bir oda vardı…
Çocukların bir araya geldiği ve organik kimya çalıştığı...
Ve Chris Avenir, bu fikirden hareketle bir Facebook grubu oluşturdu.
Ve bu bir Facebook grubu…
“Zindanlar/kimya çözümlerinde uzmanlaşma” adında…
Ve Facebook’taki çalışma grubunda yaklaşık 146 çocuk vardı.
Ne oldu beğenirsiniz, üniversite bunu fark etti
ve Chris’i 146 "akademik uygunsuz hareket" ile suçladı
ve gerçekten bunu devam ettirip onu okuldan attı.
Ve inanın bunun nasıl olduğuna bakarsanız, bu oldukça ilginç bir dava oldu...
“Onun aleyhine bir dava”...
O kadar detaya giremeyeceğim, ama ona karşı açılan bu dava,
onun hakkındaki bu iddialar üç noktaya dayanıyordu:
Öğrenim zor olmalı.
Şimdi, eğer inanabilirseniz…
Bu odadakilerin çoğu,
öğrenmenin yaptığımız her şeyle görünmez bir bağlantı içinde olması için çalışıyor.
O yüzden... "Öğrenim zor olmalı."
İkincisi: “Çevrimiçi davranış için bir yönetmelik yapısı yoktur,
bu da akademik çalışma ile tutarsızlık yaratır"
ve üçüncü argüman
"Her tür tehdide karşı akademik dürüstlüğü korumak bizim işimizdir".
Bir başka deyişle
“öğrenim zor olmadıkça ve başkaları tarafından yönlendirilmedikçe,
katı akademik standartları karşılayamaz”
ve o çocuk okuldan atıldı.
Ama neyse ki çok zaman geçmeden, dava yeniden gözden geçirildi ve
yedi sayfalık kararda, mühendislik fakültesi temyiz kurulu,
Facebook grubunun kopyaya yönlendirdiğine dair bir kanıt bulamadı.
“Öğrenciler, Facebook’u kopya çekmek için kullanmıyordu,
aksine onu iş birlikçi bir problem çözme aracı olarak kullanıyordu."
Çalışma grubunu sanal bir çalışma grubu olarak;
dürüst, gerçekçi sosyal bir problem çözme alanına genişletmek açısından…
Ve tahmin edersiniz ki organik kimya problemleri çözmek artık eğlenceliydi.
Ve bir bakıma bu kötü bir başarı değil.
Gerçekten ne olduğunu anlayanlarınız için…
Çok ufak bir uyarı…
Bildiğiniz gibi öğrenmek ve eğitmek aynı şeyler değil.
Ve eğitimin ne olduğuna dair düşüncelerimiz için birçok rutinimiz vardır,
eğitim kurumlarımızın çoğu öğrenimin ne olduğu konusunda çok da düşünmez.
Ve şimdi bu büyük değişim içindeki dünyada bunun farkında olmalıyız.
bu, burada ayrılır: nasıl hareket edeceğiz?’
Açılış slaytımdaki 19. yüzyıl öğretim modelinden
21. yüzyılın öğrenimine doğru nasıl gideceğiz.
Belki de gerçekten öğrenimi temel olarakeğlenceli ve tatmin edici yapabiliriz.
Bu nedenle bu şekilde başlamak istedim,
uç performans ve uç öğrenim sergileyen iki uç örneğe bakmak
ve oyunun ne hale geldiği konusunda hemepistemolojik hem de ontolojik olarak
yeniden düşünmek açısından bu örneklerdenneler öğrenebileceğimizi görmek istedim.
Şimdi, bu slaytı gördüklerinde,
benden, geçenlerde parkta yaptığım işe dayanarak
nanoteknoloji hakkında anlaşılması güç bir konuyu açmamı bekliyorlar.
Ama şu anda tam ters yöne gideceğim.
Yaşanan müthiş bir şeyden bahsedeceğim.
Burada altı çocuk var, beş tanesi ile çalışma zevkine eriştim.
Bunlar küçük Maui sörfçüleri.
Şimdi..
Belki çoğunuz,
Maui, Hawaii Adası’nın tarihinde
hiç dünya sörf şampiyonu çıkarmadığını bilmiyorsunuzdur.
Evet, Hawaii kuzey sahilinden bazı harika sörfçüler çıkarmıştır.
Ama Maui’den hiç şampiyon çıkmamıştır.
Çok uzun zaman önce değil, birkaç yıl önce
bu on dört yaşındaki çocuk vardı.
Bu resim çekilmeden önce çekilmiş…
Burada çocuklar sekiz-dokuz yaşlarındalar.
On dört yaşındayken, babası “Dusty” dedi...Madalyayı tutan çocuk...
"Dusty, büyüyünce ne olmak istiyorsun?"
Ve Dusty “Bu çok açık. Profesyonel bir sörfçü olacağım."
Ve Dusty’nin babası sorumluluk duygusuyla
oğluna bunun neden iyi bir fikir olmadığını açıklamaya çalışır.
Bu yapılması eğlenceli bir şeydir,
ama bununla hayatını geçindiremezsin vesaire vesaire.
Dusty babasına bakar ve der ki: "Baba, anlamıyorsun.
Umurumda değil. Profesyonel bir sörfçü olacağım.
Aslında, dünya şampiyonu olacağım.”
Babası ve annesi de “Tamam, o zaman seni destekleyeceğiz” der.
Ve Dusty dışarı çıkar ve dört tane daha arkadaş bulur.
Bu ilki hariç hepsi…
Ve der ki şimdi yapacağımız bir “çalışma grubu” oluşturmak…
Tabi tam bu terimleri kullanmaz.
“Bir arkadaş grubu oluşturacağız.
Şimdi yapacağımız şey, yarışacağız ve becerilerimizi korumak,
onları en yüksek seviyeye çıkarmak içinbirbirimiz ile iş birliği yapacağız."
20’sinde Dusty,
dünya şampiyonu olur.
Bu arkadaş grubu içindeki bu inanılmaz arkadaş bazlı öğrenim kavramı sayesinde...
Ama eğer sadece Dusty olsaydı, burada konuşuyor olmazdım
çünkü etrafta çok dâhimiz var.
Ve belki de daha ilginci,
bu çocuklardan her birinin şimdi dünya şampiyonu olması.
Beşinin birden…
Peki, bu biraz abartma oldu. Dördü...
Beşincisi, bugün çoğumuz tarafından dünyanın en iyi sörfçüsü olarak kabul edilir.
Ama asperger sendromu var.
İletişim kuramıyor, sosyalleşemiyor, evden ayrılmayı sevmiyor.
Açıkçası, sudan çıkmayı sevmiyor.
Suda hayat buluyor, eğer onunla görüşmek isterseniz…
Yani bu beş çocuk,birlikte iş birliği içinde öğrenme yoluyla
kendi çabalarıyla başarılı oldular.
Her biri dünya şampiyonu olana kadar iş birliği içinde rekabet ettiler.
Gerçekten ne olduğuna bir anlığına bir bakalım...
Bu arada, size bazı Dusty örnekleri göstermek istiyorum.
Bu odada kaçınızın sörf yaptığını bilmiyorum, en azından birkaç tane vardır.
Fark ettiyseniz sörf tahtalarının kayışları yok…
O yüzden eğer hava sörfü yapmak isterseniz…
Bu çocuklar gerçekten yeni bir akım yarattılar.
Size kısaca bir film gösteriyim, Dusty'nin kısa bir filmini...
Daha sonra burada neler olduğunu kısaca gözden geçirmek istiyorum.
Karmaşıklaşıyor değil mi?
Şimdi bilmiyorum fark ettiniz mi...
Sonuna yakın bir yerde, birinin üstüne çıkacakmış gibi gözüküyordu.
O bir fotoğrafçıydı...
Şimdi, Dusty akıllı bir çocuk olarak bu oyundan nasıl para kazanacağını buldu,
gayrimenkul satıyor.
Ve sattığı gayrimenkul, sörf tahtası üstündeki alan...
Ve tahmin edin en pahalı gayrimenkulü hangisi,
tahtasının altı...
İşte oraya en pahalı logoları koyuyor.
Çünkü fotoğrafçılar,genelde onu
müthiş havada ikili dönme hareketi yaparken yakalamak istiyor.
Ve Dusty yaklaşık üç dakika içinde
bu hareketlerden biri için 50.000 dolar kazandı
ve Dusty şu anda babasından çok daha fazla kazanıyor.
Bu çocuklarla çalışma şansını yakaladım,
çünkü Maui’de benden 300 feet uzakta yaşıyorlar.
O nedenle onlarla çok zaman geçirebiliyorum.
Özellikle Dusty ile…
Şimdi onun hayatında neler oluyor biraz ondan bahsetmek istiyorum,
çünkü şaşırtıcı bir şekilde konu sosyal medyaya geliyor.
Bu çocuklarda olan ilk özellik, mükemmel olmak için inanılmaz bir tutkuları var.
Bu da bazı yeni hareketleri doğru yapabilmek için
devamlı başarısız olmaya istekli olmaları anlamına geliyor.
Ve burada başarısız olmak masum gözüküyor.
Ama değil, bazı şeylerde başarısız olmakistemezsiniz, çünkü bir bakıma kötüdür.
Dalgaların içinde ciddi bir güç vardır.
On dört yaşındayken bu arkadaş grubunu nasıl başlattılar?
Dünyadaki bütün iyi sörfçülerin bulabildikleri tüm DVD’lerini ve videolarını buldular
ve kare kare bu adamların yaptıkları bütün hareketleri analiz ettiler.
Ve yaptıkları, bunu analiz etmek…
Bu arada bunu Dusty'nin oturma odasında yaptılar.
Yeni bir fikir gördükleri an yaptıkları şey ise sörf tahtalarını alıp
300 feet’lik tepeden aşağı koşup suya atlayıp onu denemek oluyordu.
Birbirlerini izliyor ve birbirlerini eleştiriyorlardı.
Ve tüm bunlarda uzmanlaştıktan sonra tabi kikendi hareketlerini bulmaya başladılar.
Ve kendi yaptıklarını videoya çekmek için.
kendi video ekipmanlarını kullanmaya başladılar.
Kendi yaptıklarını videoya çektikten sonra
grup olarak koşup gene kare kare kendi hareketlerini izliyorlardı.
Kendi yaptıkları kendi videolarını…
Ve neyin işe yaradığını neyin işe yaramadığını bulmaya çalışıyorlardı.
Size hatırlatayım, bu oyunda Sörftahtasındayken düşünmezsiniz,
anı yaşarsınız sonuna kadar…
Ne yaptığınızı bile bilmediğiniz şeyler yaparsınız.
Size biraz fikir versin diye söylüyorum.
Bugün sörf dünyasındaki iyi bir hareketin tüm dünyayı dolaşması
kırk sekiz saatten daha kısa bir süre alıyor.
Her başarılı sörfçü, her kırk sekiz saatte bir yeni bir şey öğrenir.
Tabi bu bir şampiyondan gelen önemli bir hareketse...
Ve bunu görmek harikadır,
çünkü sörfçülerin kendileri neyi başardıklarını
tüm dünyayı dolaşmaya başlamadan önce bilemezler.
Dusty’nin arkadaş grubu, birbirlerini yeniden yapılandırmak açısından müthişti.
Tabi ki bu kelimeyi kullanmıyorlardı.
Ve yaptıkları bir başka şey ise sürekli olarak benzer alanları izlemekti.
Bu aslında güney Kaliforniya'da da olur.
Güçlü sörfçüler…Burada değil tabi ama cadde yakınlarında…
Yakın alanlara bakarlardı, örneğin kaykay…
Kaykay barizdir, rüzgâr sörfü barizdir,snowboard bir bakıma barizdir,
ama dağ bisikleti biraz daha az barizdir.
Hatta motosiklet yarışları…
Aslına bakarsanız,
profesyonel sörf çevresindeki en sonhareketlerden biri “Süpermen" adını alır
ve sanırım bunu ilk önce Dusty yaptı.
Ve bunu motosiklet yarışlarını seyrederken buldu.
Motosiklet yarışı, bir kaldıraç üzerinde
motosikletin sizin önünüzde uçmasına izin verir
ve siz motosikletin arkasından uçarsınız.
Motosikletin kendi gücü varsa, ki tabi ki var,
bunu yapmak o kadar da zor değildir.
Şimdi, bunu oradan kopyalayıp, bu yeni alana uyarlayınca
son derece ilginç bir hareket ortaya çıkıyor.
Ve işte Dusty bu hareketi mükemmelleştirdi.
Bu çocuklar hakkında bulduğum son şey ise şu olguya sahip olmalarıydı.
Tüm dünyada inanılmaz yetenekler olduğunu derinden anlıyorlardı.
Peki nasıl öğreniyorlardı?
Bu yeteneklerin her birine adım adım baktılar.
Ve bunların her birini, şimdi çok iyi biliyorlar,
her tür iletişime katıldılar, sörf tahtalarını nasıl şekillendirdiklerine baktılar vb.
Dusty, kendi tahtalarını burada Santa Barbara'da şekillendiriyor.
Ve her yerden fikirler topladılar.
Şimdi insanları etkileyen o fikirleri sergilediler,
ki insanlar onlara fikir vermeye devam ettiler.
Son derece ilginç bir öğrenme alanı oldu sonuçta,
büyük oranda örtülü olana bağlanan bir ortam...
Aslında burada gördüğünüz bir tutku ağı…
Ve sadece tutku değil, ekstrem bir performans da…
Ben buna "derin bir sorgulama mizacı" diyeceğim.
Öyleyse çıkarılacak bir sonuç...
Eğer dünyanın yansıttığı 21. yüzyıl içinöğrencilerinizi hazırlamak istiyorsanız,
belki de önemli olan beceri değildir, mizaçtır.
Öğrencilerimizi sorgulama mizacına sahipolacak şekilde nasıl hazırlayacağız?
Ve tüm bunların üstüne, burada gördüğünüz içsel güce bağlılık tabi ki…
Buradaki soru, bu çocukların yaptıklarını yoğun olarak pratik etmek,
yaptıkları hakkında pratik yapmak değil.
Olgunun içinde terbiye oluyorlar. Bu konuya sonra döneceğim.
Bu “içinde terbiye olmak” çok önemli bir şey oluyor sonuçta...
Ama dijital medya olmasaydı, bu çocuklar fikir alışverişinde bulunamayacaktı.
Çünkü ne olduğunun sözel bir açıklamasına bakmak yetmez.
Gerçekten hareketin nasıl bir şey olduğunu keşfetmeleri uzun bir zaman alır.
Dengeleme hareketleri, ellere dair bile en ufak farklılıklar...
Ayaklarının nerede olduğu ve daha birçok şey yaptıkları şeyi belirliyor.
İkinci bir uç performans örneğine bakmak istiyorum.
Buna bakmak istiyorum
çünkü nasıl hızlı bir öğrenme üretebileceğinizbenim çok ilgimi çekmeye başladı.
Bizim uyguladığımız çoğu öğrenme türünün aslında azalan verimleri var.
Öğrendiğimiz birçok şey de bir bakıma düz ilerler…
Azalan verimleri yoksa…
Şimdi, World of Warcraft’ta hızlı bir öğrenme olduğunu gösterme şansımız var.
Neredeyse ilk defa gerçekten hızlı öğrenmeyi ölçebiliyoruz.
Ama ilk önce, bir dakikalığına World of Warcraft’a bakalım.
Ve sanıyorum ki bu odadaki herkes
bunların sanal alanlar olduğu kadar sosyal alanlar olduğunu da anlıyor.
Ama benim için en önemlisi, bunların ortak topluluk birimleri siteleri olması.
Bu çok önemli: ortak topluluk birimleri…
Ve bu bağlamda, uygulama topluluğunun özüne yaklaşıyorlar.
Ama bunlar sanal topluluklar…
Ortak birim anlayışı olmasaydı
bunlar size anlatabileceğim hikâyeler konusunda işe yaramayacaktı.
Ama aynı zamanda hemen uyarmak istiyorum:
Bu oyunlardaki değeri görmek için oyuna bakmayı saplantı haline getirmeyin.
Sadece oyunun özüne bakmayın,
ama aynı zamanda aynı dikkati, hatta bazıdurumlarda bence daha fazla dikkati,
oyunun yanında ilerleyen sosyal hayata verin.
Bir öz oyun var bir de bu yanda ilerleyen oyun…
Biz genelde bu yanda ilerleyene “bilgi ekonomisi” diyoruz.
Bunun nedenini biraz sonra göreceksiniz.
World of Warcraft’ı inceleyenlerin çoğu için, o yanda ilerleyen, fikir veren oluyor.
Ve o yanda ilerleyeni çözümlemek,
öğrenmeyi yeni yollarla nasıl başarabileceğimiz konusunda
bize birçok yeni fikir veriyor.
Aslına bakılırsa, beni en çok şaşırtan şeylerden biri…
Thomas ile görüşmeye başladığımda...
World of Warcraft oynayan birçok çocuk var.
Çok basit bir mantra ortaya çıktı.
Bu mantra “eğer öğrenmiyorsam, buradan çıkıyorum. Eğlenceli değil.”
Onları buna sürükleyen nedenin öğrenme olması çok ilginç…
Becerilerini sürekli olarak mükemmelleştirme yeteneği…
Ve bu nedenle o alandaki kimlik algılarını geliştirebilme…
Ve gerçekten ne kadar öğrendiklerini nerede ölçebilirler...
Oyuncu şaşırtıcı bir şekilde sonuç odaklı.
Ölçülmek istiyorlar. Neden mi?
Çünkü ne kadar ilerlediklerini görmek istiyorlar. Vesaire...
World of Warcraft’ta burada gördüğümüz gibi,
iki tür öğrenme alanı olduğunu söylemek istiyorum.
"Oyun içinde öğrenme" ve “oyun dışında öğrenme” var.
Burada hem bir şeyler hakkında bilgi alma var...
Ki bu her eğitim kursunun temel olarak özü...
Hem de oyun içinde öğrenme var.Anı yaşayıp, oyuna dahil olarak...
İlk olarak oyun içinde öğrenmeye bakalım.
Çünkü oyun içinde öğrenme bir bakıma toplu bir içsel güç.
Neler olduğu konusunda fazla düşünmüyorsunuz,
ama oyun içinde ne yaptığınızı düşünüyorsunuz.
Sürekli olarak deniyor, kurcalıyor ve oynuyorsunuz.
Ve kurcalıyorsunuz çünkü…
Bu özellikle üst seviyedeki saldırılar için doğru…
Çünkü sistemin nasıl çalıştığı konusunda bir içgüdü edinmeye çalışıyorsunuz.
Bu bilgi, hakkında bir şeyler öğrendiğiniz bilgi değil,
bu, bilgiyi nasıl kendi içinize aldığınızı bile tam olarak anlayamadığınız bir bilgi.
Ama size yardımcı olmak için gösterge tabloları kullanıyorsunuz
çünkü bu oyun o kadar karmaşık ki karmaşık analiz araçları olmaksızın
etkili bir şekilde oynayamıyorsunuz.
Beni meraklandıran,
bu gösterge panolarının her oyuncunun kendisi tarafından yaratılması…
Bunlar farklı uygulamaların bir araya getirilmesiyle
ve her oyuncunun nasıl gittiği ve takımınınmücadelede nasıl olduğu konusunda
elde etmek istediği verilerden oluşuyor.
Bu gösterge panoları oldukça karmaşık...
Aslında size oyundan ufak bir video göstermek istiyorum.
Ve bu konuda dikkatinizi çekmek istiyorum.
Burada ses yok…
Merak etmeyin, neler olduğunu anlatmaya çalışmayacağım.
Biraz karışık...
Benim ilgimi çeken...
World of Warcraft ve bu inanılmaz grafikler hakkında düşünüyorsunuz.
Aslında olanların çoğunu göremiyorsunuz bile...
Bu oyun şu anda gösterge panoları yoluyla oynanıyor
ve çok ilginçtir ki
bu çocuklar oyunu oynamak için bu gösterge panolarını kullanıyor.
Bu gösterge panoları hakkındaki fikri aldık.
Bunlar çocukların kendileri tarafından kendileri için yaratılmış gösterge panoları.
Çoğu neredeyse birçok uygulamanın özgün birleşimi, bireysel olarak yaratılmış…
Şimdi devlete bakıyoruz, canlanmaya, gov2.0’a…
Çalışanların kendileri için yöneticileri tarafından değil
kendileri tarafından yarattıkları gösterge panolarını
nasıl oluşturabileceğimizi düşünüyoruz.
Neler olduğunu görebilmeye başlayabilecekleri bir yol olarak...
Ve sanırım şunu söylemeye gerek yok,
büyük bir mücadeleye girdikten sonra olan şey
oldukça yoğun bir harekât sonrası değerlendirme…
Ve bu harekât sonrası değerlendirmeler oldukça ilginç
çünkü her insan aynı şekilde değerlendiriliyor.
Saldırı takımının lideri de aynı diğerleri gibi değerlendiriliyor.
Yani burada olan doğru bir meritokratik hareket sonrası değerlendirme…
Merak uyandıran bir şekilde burada olduğunu gördüğümüz şey
yeni bir sanal, toplu ve içsel güç.
Örtülü olan ile bilişsel olanı harmanlıyoruz.
Tüm hayatımız boyunca neredeyse hep bilişsel olana odaklandık.
Sürekli değişim dünyasında,
örtülü olanı düşünmeye çok daha fazla önem,
zaman vermemiz gerektiğini anlatmak istiyorum.
Nasıl işe yarıyor? O harman sayesinde…
Ve beynimizin çok büyük bir bölümünün hiççabalamadığını da söylemek istiyorum.
Çünkü aslına bakarsanız,
bilişsel kısım sadece beynimizin çok ufak bir bölümünde gerçekleşiyor.
Örtülü yapılardan nasıl faydalanacağımızı hiç düşünmüyoruz.
Bu toplu içsel güce sahip ortamlar yaratmaya nasıl başlayabileceğimizi...
Ve elbette birazcık da yansıtma yapabileceğimizi...
Bu bir bakıma “içinde terbiye olma” durumu.
Ve bu benim için çok ilgi çekici...
İkinci tür öğrenme, bir bakıma oyun dışında öğrenme…
World of Warcraft oynayanlarınız…
Ben dün bakamadım, çünkü geciktim. Buna bakacaktım ama...
Birkaç gece önce yaklaşık 12.000 yeni fikir eklenmişti bu ekonomiye.
Oyununuzu nasıl mükemmelleştireceğiniz ile ilgili...
Bu oyunu oynayan 12 milyon insan var
ve bu her gece en azından 10.000 fikir ediyor.
Nasıl yapacağınıza ve nasıl daha iyi yapacağınıza dair yayınlanmış…
Yani çok ilginç...
Yayınladıkları bazı şeyler… Burada bir örnek var…
Üstünden gitmek istemiyorum
ama Tempest Keep’e nasıl girileceği ve canlı çıkılacağı hakkında
çok büyük bir üst seviye saldırı oyunu.
Bu aslında bu odadaki boss’u öldürebilmelerini sağlayan
bazı örtülü becerileri ilk defa yakalama çabasıydı.
Ama zorluk…
Gerçekte çok ilginç bir birlik yapısı kullanıyorlar.
Birliğin alt grupları belli bir tür işlemi yapmaktan sorumlular…
Sosyal bir varlık olan bir makine inşa ediyorlar.
Ve bu makine her gece tüm bu bilgileri işliyor
ve bulduklarına göre bu bilgileri birliğe aktarıyor.
Aksi halde, yüksek seviye bir birliğin
bu kadar yoğun bilgiyi bir gecede işlemesi imkânsız olurdu.
Şimdi gösterebileceğimiz ise…
içeride olmak hakkında toplu içsel güç ve bir şeyler hakkında öğrenmenin birleşimi...
“Hakkında” ve “içinde” kavramları şimdi bu alanda birleşiyor.
Ve bu birleşme,
bizim bu oyunda gerçek bir hızlı öğrenmeedindiğinizi gösterebilmemizi sağlıyor.
Ve hızlı öğrenmeyi göstermek gerçekten oldukça sıra dışı.
Aslına bakılırsa, daha önce bunu hiç ölçmeyi başaramamıştık.
Ve bu içsel güç olgusunun bir örneğini daha göstermek istiyorum.
Hızlı satranca bakmak istiyorum.
Ve ileri bilgisayar korsanlığından da bahsedebilirim.
Hızlı satranç, biliyorsunuz...
Bunun çok güzel örneklerini gördüm.
Çocuklar oynamaya başlar ve bir grup der ki :
“Ben gerçekten oynayacağım, bu oyunların hepsini oynayacağım,
bütün turları oynayacağım. Ama yaptığım her şeyi düşüneceğim."
Ve çok bilişsel bir fenomen olarak satranç oynarlar.
Başka bir grup gelir ve derki :
"Ben hızlı satranç oynayacağım. Her 30 saniyede bir hamle yapacağım".
Eğer her 30 saniyede bir hamle yapıyorsanız...
Diğer grup der ki "ne yaptığınızı düşünemezsiniz".
Bu doğru, ne yaptığınızı düşünemezsiniz.
Peki, güzel. Tahmin edin ne oluyor...
Satrançta dünya şampiyonu olan çocuklar,
büyük çoğunlukla hızlı satrançtan gelenler oluyor.
O alanda terbiye oluyorlar, içgüdüleri hakkındaki her şeyi kullanıyorlar,
içgüdülerini mükemmelleştiriyorlar, zihinlerinde ve beyinlerinde toparlıyor,
parçaları birleştiriyorlar.
Ve daha önce kimsenin görmediği bu kalıpları görebilme becerisini ediniyorlar.
Hızlı satrancın gücü her ne kadar ilgi çekici olsa da,
bu toplu içsel güç bağlamında sadece buzdağının görünen yüzü...
İzin verin biraz geri gideyim
ve buradaki büyük resmin ne olduğunu sorayım.
Çünkü elbette ki bugün burada
oyunları nasıl daha iyi oynayacağımızıöğrenmek için bulunmuyoruz.
Bu odadaki herkesin çok alışık olduğu harmanlanmış bir tür,
epistemolojiden bahsetmek istiyorum.
Bu: Homo Sapien ile Homo Faber'ı nasıl birleştireceğiniz...
Bilen insana karşı yapan insan...
Homo Sapien’lerin dünyasındaki olgu:
aletler, bir şeyleri yapmak için kullanılan aletlerdir.
Yani Homo Sapien’ler yapma konusuna çok da ilgili değiller,
ama onların aletlerle ilgili temel görüşü:
“nasıl bir şey elde ederim ve nasıl bir şeyi yaptırabilirim”
Homo Faber dünyasında ise başka bir şey olmaya başlar.
Homo Farber dünyasında,
aletleri üretken bir araştırma içine girmek için aygıtlar olarak düşünmeye başlarsınız.
Aslında Homo Faber dünyası,
temel olarak bir soruya bir yanıt bulduğunuzda o bir sonraki sorudur der.
Yani cevaplar sorulara dönüşür.
Ve aslına bakılırsa…
Şunu düşünmeyi seviyorum; MIT’den Donald Shoan’dan…
Temel olarak aletler, durumun arka planını yorumlamayı düşünme yoludur.
Bir şey yapmaya çalışırsınız ve tam olarak işe yaramaz.
Malzeme bilimindekiler, burada değiller…
Malzeme bilimindekiler, eğer yapının gerçekten çalışmasını sağlayamazsak
malzemenin bize ne söylediğini dinlemeye çalışır sıklıkla...
Aletlerin arka plan konuşmasını artırma yolu olarak algılanması,
tamamen farklı bir fikirdir.
Ama bunu Larry’nin gösterdiği bazı videolarda bile görebilirsiniz.
Bazı işler tam istediğiniz gibi yürümüyor, bir şeyler sizi itiyor.
Sesi yeniden yaratma, geçişi farklı yapma yolunu bulmak için
bu itmeyi nasıl yorumlarsınız?
Bu Homo Faber, Homo Sapien olgusuna bir şey eklemek istiyorum.
Homo Luden olgusu…
Oyuncu olarak insan… Çok incelikli bir oyun kavramı…
Bu konuşmayı tam da açtığım şekilde…
Oyunun önemli fikirlerinden biri de tekrar ve tekrar başarısız olma özgürlüğüdür,
doğru yapana kadar...
Ekstrem sporlar örneğinde gösterdiğim gibi...
Ama aynı zamanda bir oyundur, bir hayal kurma oyunu.
Şiirde ve hatta hip hop müzikteki oyun türlerini düşünün.
Hip hop’ta iyi olan çocuklarda en ilginç bulduğum özelliklerden biri,
sürekli olarak uyum yakalamaları.
Çevre olgusuna dönersek…
Sürekli olarak her yerde gördükleri veya işittikleri söz kalıplarıyla uyum yakalamaları.
O söz kalıbını alıp kendi dünyalarına getirmeleri
ve yapmaya çalıştığı şeye karıştırmaları...
Yani bir hayal gücü, şiir, müzik oyunu vb.
Ve oyun hakkında diğer kilit nokta…
Sanırım şimdi nereye varmaya çalıştığımı anlayacaksınız.
Oyunda bazen uyanışlar yakalayabilirsiniz.
Aniden, zihninizde kurcalarken her şey yerine oturur.
Bir bilmece çözmek gibi…
Basit bir iddiada bulunmak istiyorum:
Bir çocuk için bir uyanış anı yaratır, düzenler iseniz,
o çocuk bunu bütün hayatı boyunca unutmaz.
Uyanışlar bütün hayatınız boyunca sizinle kalır.
Ama bu uyanışları nasıl kullanacağımız
ve sağlayacağımız konusunda pek de düşünmüyoruz.
Bu bakış açısından bakarsak, öğrenmeyi bilmeceler olarak düşünün.
Dünyanın yeniden çerçevelendirilmesine
veya yeniden kaydedilmesine neden olan bilmeceler.
Hozany’nin mükemmel çalışmasının üstünden geçmek istemiyorum,
ama oyun kültürün atasıdır.
İlk olarak oyun, ikinci olarak kültür…
Tersi değil…
Oldukça derin bir fikir...
Size basit bir yeniden çerçevelendirme örneği veriyim.
İşte ufak bir bilmece…
Bunu bir an için düşünün.
Sokak ışıklarının ve ayın olmadığı karanlık bircaddenin ortasında siyah bir köpek uyuyor.
Işıkları kapalı olarak yoldan geçen bir araba,köpeğin etrafından dolanıyor.
Sürücü köpeğin orada olduğunu nereden biliyordu?
Basit bir bilmece…
Bir fikrin var mı?
Yok! Size sormayacağım.
Siz! Bir fikriniz var mı? Peki...
- Hav, hav...- Hayır, "hav hav" değil aslında.
Peki, camlar kapalıydı.
Kim gündüz olmadığını söyledi ki?
Peki, bilmecenin çözümü bağlam açısından yeniden çerçevelendirmek…
Biraz sonra bağlama geri döneceğiz.
Bu küçük, küçücük bir yeniden çerçevelendirme,
bir bakış açısından bakma örneği...
Bu bilmeceyi bile unutamayabilirsiniz, ne kadar sıradan olsa da...
Ama çoğu bilmece bu kadar sıradan değildir.
Aslında birbirine bağlamaya başlıyoruz…
Bu odadaki herkes ve gördüğüm her şey…
Ben buraya çıkmadan gösterdiğiniz o videolar...
Bir bakıma harmanlanmış bir epistemolojinin genişletilmesi.
Homo sapien ve homo faber ötesinde, aynı zamanda homo luden'leri de...
Bilen, yapan ve oynayan olarak insan...
Ve hepsini bir araya getiriyoruz. Ama bir şeyi fark etmenizi istiyorum.
Yapıcının ne olduğunu bildiğimizi düşünüyoruz,
ama sizler en azından benim kadar,
belki de daha çok burada yeni bir şey olduğunu fark edersiniz.
Yeni medyada, sistem sadece bir şey olmanın ötesine geçer.
Şimdi içerik yaratabildiğimiz kadar bağlam da yaratabiliriz.
Ve anlam içerikten olduğu kadar bağlamdan da çıkar.
Bu gerçekten anlamın yaratımına yeni bir boyut açar.
Şimdi, bazı seviyelerde bu açıkça ortada.
Hepimiz biliyoruz.
Çoğumuz bu tür şeyleri sınıflarımızda kullanıyoruz.
Bana bir film verin. İzin verin o filmin müziğini değiştireyim.
Bakın ne oluyor...
Çok açık olarak, tabi o kadar açık olarak değil.
Sadece filmin anlamı değişmiyor,
aynı zamanda gerçekten ne gördüğünüz değişiyor.
Dramatik efektlerinden dolayı Jurassic Park’ı ele alalım.
Dinozorun bir insanı ezdiği sahneye geri dönün ve bir daha bakın.
Aslında bu asla yaşanmaz.
Ses, gerçekten olmuş gibi hissetmenize neden oluyor.
Herkes gördüğüne yemin ediyor, ama görmediler.
Orada değil, tam o an kesiliyor.
Daha dramatik olması için, zihninizde o boşluğu dolduruyorsunuz.
Onların bağlamı oluşturuş şekilleri,
hiçbir zaman unutmayacağınız bir an yaratıyor.
Şimdi homo faber’i içerikten bağlama genişletme olgusu…
Aslında bizim burada ne olduğumuz ile çok ilgili…
Ve bloglar…
Bloglar, ortak bir bağlam oluşturmaktır…
Blog yazmayı bir içerik yaratımı olarak düşünebiliriz,
ama ben ondan bir bağlam yaratımı olarak bahsetmek istiyorum.
Andy Sullivan’ın Atlantic Monthly’deki
mükemmel makalesinden alıntı yapmak istiyorum:
"Blogger – geçmişin tüm yazarlarından daha çok – diğer ağlar arasında bir ağdır,
bağlı ama bitmemiş, bağlantılar, yorumlar ve geriye doğru takip olmadan…
Bu da blog evrenini, en iyi haliyle, bir üretimden daha çok bir sohbet yapar."
Andy için blogging, Jazz gibidir:
"Jazz ve blogging samimi, doğaçlama vebireyseldir – ama aynı şekilde müşterek.
Ve dinleyici ikisi hakkında da konuşur."
Ve şimdi bunun hakkında konuşmak istiyoruz, bağlam ve içerik…
Ve şimdi nasıl araçlara sahip olduğumuz…
Bağlamı yaratma araçları, müzik parçasınıdeğiştirmek kadar basit değil.
Bağlamı nasıl şekillendireceğinizi bilmek için
nasıl katılacak bir kitle yaratabileceğinizi,
nasıl yayabileceğimizi ve daha birçok şeyi bilmeniz gerekiyor.
Yani bağlamı şekillendirmek,
bunun gerçekten nasıl olduğunu düşündüğünüzçok ilginç bir beceri haline geliyor.
Ve eğer bu şekilde düşünmezseniz, blogevreninde etkili olmayacaksınızdır.
Yani bu çok ilginç bir oyun, oyun değil bir bakıma sorun:
bu Jazz olgusu hakkında ne düşündüğünüz,dinleyicileriniz ile birlikte çalışmanız,
doğaçlama fikirler üzerinde çalışma ve ortak bir sohbete girme sorunu...
Aslında tartışmak istediğim…
Eğer bu genişletilmiş epistemolojiyi
homo sapien, homo faber, homo ludenaçısından ciddiye alırsak,
burada derin bir kurcalama, oynama söz konusu.
Yapma, test etme, deneme, sistemi aynı anda nesne ve bağlam olarak çözme.
Aslına bakarsanız dün gece bir şaşkınlık yaşadım.
Bayan Dana ile her zaman sürprizler yaşanır.
4chan’e bakmamı sağladı
ve ondan sonra düşünmeye başladım.
Bağlam ve içerik arasından derin bir iç oyun
ve yapılandırma açısından ilgi ekonomisini bir bakıma hacklemeyi bilen
bir grup var burada.
Yeni bir korsanlık formu,
insanlara nasıl virüs gibi yayacağınıza dair yeni bir form vb. vb.
Bu dijital literatürün yeni bir parçası haline gelebilir.
Yani aradaki bu karşılıklı etkileşim,
bağlamı nasıl oluşturduğunuz veya nasıl sağladığınız arasında…
Anlamı yaratır, bağlamı sağlarsınız.
Her şeyin bir araya nasıl geldiği oldukça ilginç bir hal alıyor.
Günümüzün öğrencileri veya günümüzünokuryazarları büyük olasılıkla,
açıkça olmasa da en azından içgüdüsel olarak bu oyunu anlarlar.
Ufak bir fikir ile bitirmek istiyorum.
Öğrenme kültürü hakkında... Şunu öne sürmek istiyorum…
Eğlence, bir yeniden yaratma/yeniden karıştırma ve üretim arayışı olduğunda,
bir öğrenme kültürü yaratmaya giden ilk adımları elde ederiz.
Ömür boyu katılımcı öğrenmeye
ve her zaman olma arayışına dayanan bir kültüre…
Teşekkürler.
Yeni yorum ekle
"Yeni Yorum Ekle" butonuna tıklayarak ilk yorumu yazan siz olabilirsiniz.