Vitamin Öğretmen Portalı

Portalı aktif kullanabilmek için giriş yapmalısınız.

27 Aralık Atatürk'ün Ankara'ya Gelişi

1919 yılının Aralık ayı sonları... Ülke işgal altında... Diğer yandan, büyük bir direniş hareketi, stratejik adımlarla ilerlemekte. Mustafa Kemal (Atatürk) ve arkadaşları 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktıktan sonra Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile ortaya çıkan Türk milletini bağımsızlığına kavuşturma kararlarını uygulamak üzere yollarına devam ediyorlar. Üç otomobillik kafilenin istikameti ise Orta Anadolu’daki küçük bir bozkır kasabasından hallice olan, Ankara şehri.

Bu ufak tefek, iddiasız ve yoksul kasaba irisi, aslında boyundan büyük kahramanlıklara alışıktır. Padişah yönetimini tanımadıklarını, Milli Mücadele için örgütlendiklerini İstanbul’a açık açık bildiren de Ankaralılardır; Damat Ferit ve işgalciler taraftarlığında ısrarcı olan Ankara Valisi Muhittin Paşa’yı görevden aldırıp Kuvay-ı Milliyeci Defterdar Yahya Galip Bey’i (Kargı) Vali Vekilliğine getirtecek, İstanbul Hükümetinin atadığı Ziya Paşa’yı ise reddedecek kadar radikal, isyankar ve gözüpek davrananlar da...

Ankara’nın bu tavrında, Ankara’da bulunan 20. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa’nın da (Cebesoy)  büyük etkisi ve bizzat müdahalesi vardır. Mustafa Kemal, öngörüleri doğrultusunda çoktan Ankara’yı Milli Mücadele’nin merkezi olarak belirlemiş, bu yönde kendisine büyük destek veren Ali Fuat Paşa ile birlikte, bu milli sırrı uzun süre saklayarak hareket etmişlerdir.

20 yumurta, 1 okka ekmek...

Sivas’tan Ankara’ya ilerleyen bu küçük kafilede Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal (Atatürk)’e Heyet-i Temsiliye üyesi bir grup vatansever refakat eder. Otomobillerde, Mustafa Kemal’in yanı sıra Heyet-i Temsiliye üyelerinden Rauf Bey (Orbay), Ahmet Rüstem Bey, Cevat Abbas Bey (Gürer), Mazhar Müfit Bey (Kansu), Hakkı Behiç Bey (Bayiç), İbrahim Süreyya Bey (Yiğit), Dr. Binbaşı Refik Bey (Saydam), Hüsrev Bey (Gerede), Bedri Bey, Muzaffer Bey (Kılıç) ve birkaç yardımcı vardır.

TSK kaynakları, “Yola çıkmadan önce Sivas’tan ceplerindeki son para ile 20 yumurta ve 1 okka ekmek temin ettikten sonra, kefil bularak bankadan aldıkları 1000 lira borç, tutanak karşılığı, Sivas Amerikan Okulu Müdiresinden aldıkları 2 çift lastik, 2 çift dış lastik ve 6 teneke benzin ile 18 Aralık 1919 günü Sivas’tan Ankara’ya gitmek üzere yola çıktılar.

Kayseri-Hacıbektaş, Kırşehir yolu ile 25 Aralık 1919 Perşembe günü Kaman’a geldiler ve geceyi burada geçirdiler. Uğradıkları her yerde yoksul ama inançlı halk tarafından coşku ile karşılanıyorlardı” diye yazar.

Bu koşullarda süren yolculuğu kar da zorlaştırıyordu. Kaman’dan sonra kara saplanan otomobillerden ikisini kurtarıp zar zor Beynam köyüne ulaşırlar. Köyün muhtarı Veli Çavuş, Atatürk ve arkadaşlarını evinde konuk eder. Üçüncü otomobildekiler ise donma tehlikesi ve etraflarını saran kurtlarla yüzyüze kalmışlardır. Rauf Bey ve Mazhar Müfit Bey ellerine silahlarını alıp, köyü aramaya başlarlar. Yine TSK kaynakları, devamında şunları yazar: “Uzun bir süre kar altında yürüdükten sonra bir köpek sesi duydular ve o yöne gittiler. Sonra bir ışık gördüler ve ışığa doğru ilerlediklerinde bir kulübeye ulaştılar. İçeride Ankara birlikleri için odun temin etmeye gelen askerler vardı. Burada biraz ısındıktan sonra yanlarına bir kılavuz alarak köye doğru yürüdüler. Daha sonra Atatürk’ün kaldığı eve ulaştılar. İçeriden ışık geliyordu. Muhtar kendilerini kapıda karşıladı. Atatürk, muhtarın odasında yere serilmiş bir şiltenin üzerinde uyuyordu, sedir üzerinde Refik Bey ve Rüstem Bey yatıyordu.

Muhtar onlar için sobaya odun attı, Rauf Bey ıslak olan üstünü kurutmadan, köyden manda ve öküz temin ederek birkaç kişi ile birlikte aracın kara saplandığı yere gitti. Aracı kurtararak hep birlikte köye döndüler.”

Yolun sonu...

Bu zorlu yolculuk, 27 Aralık günü Ankara’da son bulur. Kafileyi ilk olarak Gölbaşı’nda Ali Fuat Paşa ve Yahya Galip Bey karşılar. Ankaralılar ile büyük buluşmayı ise Mazhar Müfit Bey, sonraları şöyle anlatacaktır:

“O sabah ajanslar ile Mustafa Kemal Paşa’nın geldiği haberi herkese bildirildiği gibi, bir taraftan da sabahtan itibaren davullar ve zurnalarla bütün Ankara halkı karşılamaya hazırlanmıştı. Çankaya ve Dikmen tepelerinden güzel sesli hafızlar ezan ve salat okuyorlardı. Ve köylerden birçok atlı ve kağnı arabalarıyla binlerce halk Ankara’ya gelmiş, öğleye doğru ‘Geliyor!’ diye tellallar bağırmış, seçilen atlı alayı Ulucanlar’dan Hacıbayram Camii’nin önünde toplanarak dini tören yapılmış, yedi yüz piyade, üç bin atlıdan teşekkül eden bir Seymen Alayını Ankara’da bulunan dervişler takip ediyor.
Bunların arkasında bütün esnaf ve ondan sonra da okul öğrencileri yürüyorlar. Okul öğrencileri İstasyon Caddesi’ne, Seymen Alayının bir kısmı Dikmen bağlarına, bir kısmı Çankaya bağlarına, Kızılyokuş eteklerine ve diğer bir kısmı da istasyon yoluna dizilmişti. Jandarma ve yirmi kadar polis de burada idi.
Halkın bir kısmı Namazgah tepesine ve diğer kısmı Yenişehir’in bulunduğu yerlere ve istasyon yoluna sıralanmışlardı.
Ankara şehri namına karşılama heyetinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti azasından Müftü Hoca Rıfat Efendi, Binbaşı Fuat Bey, Kınacızade Şakir Bey, Aktarbaşızade Rasim Bey, Toygarzade Ahmet, Ademzade Ahmet, Hatip Ahmet, Kütüpçüzade Ali, Hanifzade Mehmet, Bulgurzade Tevfik Beyler vardı.
Dikmen bağlarının eteğinde bir çeşmenin önünde Eskişehir Mebusu Emin (Sazak) ve Ankara eşrafından Naşit Efendi ve arkadaşları bekliyordu.
Yirminci Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa ve Vali Vekili Yahya Galip Bey, Gölbaşı’na kadar gelmişlerdi.
Biz tam üçü on geçe Kızılyokuş’tan iniyorduk. Yolda Paşa’ya yetiştiğimizde Paşa, Rauf Bey’le beni otomobiline almıştı. Oradan başlayan karşılamada ‘Yaşa!’ sesleri, alkışları arasında ilerlemekte idik.
Çankaya ve Dikmen tepelerinden güzel sesli hafızlar ezan ve salat okuyorlardı. Kızılyokuş’ta iki kurban kesildi, o zaman tamamen boş bir yer olan Yenişehir’de reji memurlarından Salamon Efendi isminde bir zatın ahşap, küçük bir evi vardı. Oraya gelince Seymenler tarafından bir dana kurban edildi.
Karşılama heyeti ve memurlar burada idiler. Paşa otomobilden inerek hepsinin hatırını sordu ve ellerini sıktı. Daha ileride yedi yüz kadar zeybek kıyafetinde, ellerinde palalarla dizilmiş gençleri gördük. Paşa bunlara ‘Merhaba!’ diye selam verdi, cümlesi ‘Sağol!’ diye karşılık verdiler ve şöyle bir konuşma geçti:
Mustafa Kemal Paşa: ‘Arkadaşlar, buraya niçin geldiniz?’
Gençler: ‘Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik! And olsun! Mustafa Kemal Paşa varolunuz!’
Bu sırada binlerce halk da ‘Yaşa!’ sesleriyle, alkışlarıyla ortalığı çınlatıyordu. Nihayet istasyon yoluna sapıldı. İstasyon meydanında jandarma ve polisler de dizilmişlerdi. Bunlar da selamlandı. Biraz sonra da kız ve erkek mektep talebeleri arasından geçerek Halk Partisi binasının önüne geldik.
O zaman bu bina Fransız karargahı idi. Fransız bayrağı çekilmişti. Fransız Yüzbaşı Doburazo pencere önündeki boşlukta bize bakarak gülüyordu. Binanın karşısındaki bahçede çadırlar kurulmuştu, Fransız askerleri vardı. Onlar da hayretle bize bakıyorlardı. Çok sürmedi; bu bina Meclis binası oldu ve Türk bayrağı çekildi ve Cumhuriyet hükümetinin kurulduğu bir yer oldu.
Alkışlar ve türlü türlü tezahürat ve dualar arasında hükümet meydanına geldik. Yahya Galip Bey bir nutuk ile “Hoş geldiniz!” dedi ve hariciye memurlarından Fahrettin Bey heyecanlı bir nutuk söylemeye başladı.
Hava güneşli idi, fakat kuru bir soğuk şiddetle ortalığı donduruyordu. Mustafa Kemal Paşa, orada dizilmiş olan kız talebelerin üşüdüklerini düşünerek, çocukların gitmelerini Vali Yahya Galip Bey’e söyledi. Yahya Galip Bey, ‘Yalnız çocuklar değil, biz de donduk’ diyerek hatibe, ‘Bey birader, biraz kısa kes, titriyoruz’ dedi. Hatip Bey de heyecandan zaten nutkun ilerisini getiremeyerek kesmeye mecbur oldu. İlerisini getiremeyerek değil, o sırada kendisine bir öksürük arız olduğundan nutka devama imkan kalmamıştı. Sonra Hükümet Konağına girdik. Vali odasında bir müddet istirahatle çaylar içildi. Isındık. Kolordu ziyaret edildi. Otomobillere binerek, bize tahsis edilen, şehrin dışındaki Ziraat Mektebi’ne gittik. Bir tepe üzerinde olan bu bina bize hayli müddet karargahlık vazifesini yaptı. Ali Fuat Paşa hepimize birer oda tahsis etmiş, isimlerimiz odaların kapısına yazılmış ve hastabakıcılarla hizmetçiler konulmuş, istirahatimiz temin edilmişti. Bu binanın üst katına çıkınca sağdaki birinci oda bana, koridorun sol tarafındaki nihayetinde büyücek bir oda da Mustafa Kemal Paşa’ya ve benim odamın sağ tarafındaki odalar da Rauf Bey’le diğer arkadaşlara tahsis edilmişti.
Odamda bir küçük demir kasa vardı. Diğer odalar da hemen bu şekilde olup, yalnız kasa benim odada olup diğerlerinde yoktu. Çünkü heyetin parası ve hesabı bende idi. Akşam oluyordu. Hizmetçi kadın, Mustafa Kemal Paşa tarafından yazılmış bir kağıt getirdi. Bu bir müsvedde olup imzalanacaktı. Bu müsvedde Ankara’ya varışımızı bütün teşkilata bildiren bir telgraftı. Şöyle yazılmıştı:
Sivas’tan Kayseri yoluyla Ankara’ya hareket eden Heyet-i Temsiliye güzergahta ve Ankara’da, büyük milletimizin sıcak ve samimi tezahüratı ve vatanseverlik içinde bugün şehre geldi. Milletimizin gösterdiği bu birlik ve kararlılık örneği, memleketimizin geleceğine güven konusundaki inançları sarsılamaz bir şekilde güçlendirici niteliktedir. Şimdilik Heyet-i Temsiliye’nin merkezi Ankara’dadır. Saygılar sunarız Efendim. Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal.
Bu telgrafta, ‘Şimdilik Heyet-i Temsiliye merkezi Ankara’dır’ diyorduk; halbuki biz çok evvel, yani Sivas’ta Ankara’ya gitmeyi ve Ankara’nın daimi merkez olmasını kararlaştırmıştık. Fakat bu keyfiyeti, yani merkezi hükümet olmasını gizli tutuyorduk, çünkü ilan zamanı henüz gelmemişti. Malum, Mustafa Kemal Paşa, zamanı gelmeden hiçbir şeyin kuvveden fiile gelmesini istemezdi. Her kararın bir zamanı olduğuna inanıyordu ve bu prensip idi ki, bizce de bu prensibe tamamen riayet edilmiştir.” (Mazhar Müfit Kansu, a.g.e., s. 500.)

Ankara'nın direniş ve mücadele ruhu

Yunan orduları hızla İç Anadolu’da ilerlerken, Ankara’daki efsanevi karşılama ile oluşan bu mücadele ruhunun failleri, çevre ilçe ve köylerden de toplanarak şehir merkezini doldurmuş, büyük bir heyecan ve umut besleyen Ankaralılardı. Aralarında 3000 atlı ve 700 yayadan oluşan Seymen Alayının (Seymen, Ankara efesi, Ankara yiğididir. Milli felaket günlerinde, bir beyliğin, bir devletin yıkılışı sırasında, yeni bir devlet kurmak ve yeni bir reis seçmek için toplanan Seymen Alayı ise bir Oğuz geleneğidir) bulunduğu, sayıları 80 bin kişiye ulaşan bu coşkulu kalabalık, Milli Mücadele’nin gözle görülen bir inanç tablosu olacaktır. Bu kitle, Cumhuriyete doğru ilerlenen bir milli tarihin kırılma noktasını oluşturduğunu, Mustafa Kemal’in hayalinin bu birlikte vücut bulduğunu henüz bilmemekteydi.
Elbette, Ankara’nın konumu itibariyle cephelere eşit uzaklıkta olması, bu durumun savaşın komutasını buradan sürdürmeye ve haberleşmeye uygunluğu, demiryolu ile İstanbul’a, Konya’ya ve Çukurova’ya bağlı oluşu da Milli Mücadele merkezi olmasında belirleyici koşullardır. Ancak Mustafa Kemal’in kararını doğrulayan en büyük etken, Ankara’da halihazırda oluşmuş bu devasa mücadeleci ruhtan başka bir şey değildir.

Vitamin Öğretmen

 



ATATÜRK'ÜN ANKARA'YA GELİŞİ İLE İLGİLİ EĞİTSEL SINIF ETKİNLİĞİ ÖNERİLERİ

Ankara ve yakın illerdeki bir okulda iseniz ya da Türkiye’nin herhangi bir ilinde, olanakları elveren bir okulda görev yapıyorsanız, öğrencilerinizi mutlaka bir Ankara gezisine götürünüz. Birkaç günlük planlayacağınız bu gezide öğrencilerinizle; Ulus’ta Birinci Meclis binasındaki Kurtuluş Savaşı Müzesini, yine Ulus’ta, İkinci Meclis Binasındaki Cumhuriyet Müzesini, Ankara Kalesini, Anadolu Medeniyetleri Müzesini, Devlet Resim Heykel Müzesini, Etnografya Müzesini, Çengelhan Rahmi Koç Müzesini, Atatürk Orman Çiftliğindeki Atatürk Evini, Pembe Köşkü, TBMM binasını ve elbette Anıtkabir’i ziyaret ediniz.
Ziyareti hakeden bir diğer mekan da yukarıdaki metinde anlattığımız, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Beynam’da ağırlayan köy muhtarı Veli Çavuş’un onları konuk ettiği evi. Geçen yıllar içerisinde bakımsızlıktan harabeye dönen evin sahibi Veli Çavuş’un torununun ise buna gönlü razı olmamış. Hürriyet Ankara’nın Ağustos 2004’te muhabir Ümit Kozan aracılığıyla gündeme getirdiği bu ev, sonunda yetkililerin dikkatini çekmiş. Seden Kozan’ın da farklı mecralarda yazılarıyla destek verdiği konu hakkında basın gücünü göstermiş ve Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı bu eve sahip çıkmış. Aslına uygun olarak restore edilen ev bugün Beynam Atatürk Tarih ve Kültür Evi. Köyün girişindeki bu tarihi eve yolunuz düşerse, Milli Mücadele sırasında yaşanan zorluklar, öğrencileriniz için büyük anlamlar kazanacaktır.


Tüm okullarımızın böyle bir ziyaret olanağına sahip olamayacağının bilinciyle, 27 Aralık günü öğrencilerinize aktaracağınız, aşağıdaki iki metni önermek istiyoruz. Her ikisinde de yazarların tasviri, dönemin ruhunu yansıtacak güçte...


ATATÜRK'ÜN ANKARA'YA GELİŞİ İLE İLGİLİ OKUMA ÖNERİLERİ

Kızılca Gün

27 Aralık 1919 Cumartesi sabahı... Güneş Elmadağı’nın karlı doruğu üstünden ilk fecrini saçıyor. İncesu, erimiş bir kızıl maden gibi akıyor... Dikmen ve Çankaya bağlarından gelen soğuk bir rüzgar esiyordu.
Binbir macerayı yıpranmış kalelerin duvarlarına yazmış olan Ankara... Yeni bir tarihin başlangıcını bekler gibi vakur ve sessiz... Ahi camilerinin minarelerinden sabah ezanları, köylerden gelen kağnı kafilelerinin gıcırtılarına karışıyordu.
İşte böyle, güneşli bir kış sabahıydı. Bütün Ankaralıları davul ve zurna sesleri ayaklandırdı. Elinde çıngırağı olan Ankara’nın meşhur ihtiyar dilsizi Ahras İbrahim, kırk para mukabilinde herkese, Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelme haberini satıyordu. Sokağa çıkanlar, ajansın henüz matbaa mürekkebi kurumamış kağıtlarını kaparak, Ankara’nın kerpiç evli, dar sokaklarında kayboluyorlardı.
Öğleye doğru Ankara’nın meşhur tellâllarından Ali Dayı gür sesiyle çarşıdan bağırarak geliyordu, “Mustafa Kemal Paşa ve Yeşil Ordu geliyor! Herkes aşağı yüze insin!”
Davul sesleriyle uyanan halk, tellâl Ali’nin avazesiyle haberi almış oluyordu. Esasen Ankaralılar Mustafa Kemal ve Yeşil Ordu’nun geleceğini, geçen Perşembe Sivas’tan hareket ettiği günden beri sabırsızlıkla bekliyorlardı.
Cuma günü Ankaralılar Namazgâh denilen bir tepenin üstüne toplanmışlardı. Bu yer, şimdiki Türkocağı’nın bulunduğu tepedir (Vitamin Öğretmen’in notu: Yazının kaleme alındığı tarih göz önüne alındığında,  “şimdiki Türkocağı binası” diye tabir edilen bina, günümüzde Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi binasıdır.) Burada iki Ankara kayalarından bir mihrap ile, bir de yüksek taş sedir bulunuyordu. Mihrabın önünde cemaatle bir öğle namazı kılındıktan sonra, taş sedirin yanına üzerinde sırma ayetler dolu olan bir sancak dikilmişti. Halk, namazdan sonra diz çökerek, kalbinin bütün safiyeti içinde vecde dalarak, memleketin düşman elinden kurtulması için gözyaşlariyle, bütün eller göğe doğru uzanarak Tanrı’ya dua etmişlerdi.
Bugünler pek heyecanlı idi. İstanbul işgal altında, Yunan orduları durmadan İç Anadolu’da ilerliyor, her taraftan düşmanın yaptığı fenalıklara ait haberler geliyordu. Herkesin ruhunda birikmiş bir heyecan vardı. Aydın cephesinde Yörük Ali, Gökçen Efe, Mestan Efe vuruşuyor, bütün Zeybekler dağlar başında çarpışıyordu. Her şehir grup, milli kuvvetler hazırlıyorlardı. Böyle matemli günün yegane tesellisi, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yapan Mustafa Kemal Paşa’da idi. Onun arkasında da bir Yeşil Ordu vardı. Bu mucizeli ordu, Türk’ün mefkûresi idi.
Artık, Atatürk Cumartesi günü Ankara’ya geliyordu. Halk ta sabahtan sokaklara döküldü. Ankara’da öyle bir kalkınma oldu ki, bu hareket bütün Türk milletini yerinden oynatacak ve gözler sonsuz olarak Ankara’ya dikilecekti. Orta Anadolu’nun tam göbeğini teşkil eden Ankara, her türlü yabancı harslerden, Osmanlılık ruhundan ayrı kalmış, Türklüğün bütün yüksek anane ve adetlerini saf olarak saklamıştı. Yıllardan beri hür yaşamaya alışmış ve yiğit ruhunu kaybetmemiş Ankara halkı, Milli Mücadelenin bir merkezi olmaya layık bir diyardı.
Ankaralıların temiz ruhu, muhakkak Paşa’yı Ankara’ya bağlayacak ve daha ileri gidemeyecekti. Ankara ve havalisi halkı tam Türklük seciyesini taşıyan insanlardı. Köylüsü askere gidince “Mehmetcik” adını alan, itaatlı, ahlaklı ve süngü muharebesinde cihanı önüne katan ise, şehirlisi de temiz ruhlu, dedikodu bilmez, işinde gücünde ağırbaşlı insanlardı. Bura halkı Oğuz kolunun temiz Türkmen seciyelerini tamamen taşıyordu. Esasen Ertuğrul Gazi aşiretini alarak ilk konuk kurduğu şehir Ankara’da Karacadağ idi. Ankara’dan nice Alperenler alarak uca, savaşa gitmişti. Şimdi Mustafa Kemal, aynı şehre gelerek yeni bir devletin esasını kuracaktı. Ankara’da Oğuzların bütün anane ve adetleri aynen yaşıyordu.
Bugün Ankara sokakları adam almıyordu. Evlerde yatalak ihtiyar ve kundaktaki bebelerden başka kimse kalmamıştı. Herkes sokağa dökülmüştü. Bir haftadan beri Ankara vilayetinin her kazasından atlı ve yaya birçok halk Ankara’yı doldurmuştu. Tarihte böyle bir galeyanın benzerine az rastgelinir. Ankaralıların dedikleri gibi, bugün Ankara’da kızılca bir gün olmuştu.
(...)
Enver Behnan Şapolyo (1900-1972) Yazar ve tarihçinin doğumu İstanbul, ölümü Ankara’dır. Öğreniminden sonra Ankara’da öğretmenlik, Türk Ansiklopedisi’ne müşavirlik ve yazarlık yaptı. Bir süre İzmir’de görev yapan yazar, milletvekili olarak parlamentoya girdi. Atatürk ve Seymen Alayı (Ankara Kulübü Yayınları) adlı kitabını 1971’de yayımladı.

“Ankara’nın Taştır Yolu, Türk Yazınında Ankara (Seçki-II)” adlı kitaptan...

Heyet-i Temsiliye Taş Mektep'te

(Vitamin Öğretmen’in notu: Taş Mektep, Ankara’daki, bugün 100 küsur yaşında olan Atatürk Lisesi’dir.)

1919’un 27 Aralık günü Ankara ve çevresinde gökyüzü açık, hava soğuktu. Sivas’tan birkaç gün önce yola çıkan Mustafa Kemal Paşa ile Heyet-i Temsiliye’nin bazı üyeleri ve birkaç kişi daha Ankara’ya o gün ayak bastılar. Kafile, Ankaralılar tarafından sıcak karşılandı. Şehrin resmi zümreden ve esnaftan ileri gelenleri oradaydılar. Çevre ilçelerden atlılar, seymenler gelmişlerdi. Bayrakları altında çeşitli tarikatların mensupları toplanmışlardı. Kısacası, birkaç gün öncesinden bu karşılamaya hazırlanan Ankara halkı o gün ayaktaydı.              
Taş Mektep’in yöneticileri, muallimleri, dik yakalı, kahverengi şayak kumaştan dikilmiş okul üniformalarını giymiş, siyah ayakkabıları pırıl pırıl öğrencileri de heyeti karşılayanlar arasındaydılar. Öğrenci Hıfzı Veldet Efendi, o günü anılarında şöyle anlatır:
“Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’tan yola çıktığı ve yakında Ankara’ya geleceği haberi, daha birkaç gün önceden bizim okulda yıldırım hızıyla yayıldı. Biz 7-8 arkadaş, memleket işleriyle çok ilgileniyorduk. Bu haberi duyunca sanki Paşa doğrudan doğruya bize misafir geliyormuş gibi sevindik. Hemen müdür yardımcısına başvurarak O’nu karşılamaya gitmek için izin istedik. ‘Zaten mekteple gideceğiz, ayrı izin olmaz’ dedi.
27 Aralık 1919 günü büyük bir telaş, sevinç ve heyecanla hazırlandık; aşağı holde toplanarak sıraya girdik. Tren istasyonu taraflarına doğru, Mustafa Kemal Paşa’nın geçeceği yola kadar gidip, arka arkaya iki saf halinde kenara dizildik. Ben ön sıraya düştüğüm için ne kadar sevinmiştim.
Köylerden ve yakın ilçelerden gelenler de içinde olmak üzere on binlerce kişiden oluşmuş ‘mahşeri’ bir kalabalık vardı. Yaya ve atlı Ankara seymenleri milli kıyafetleriyle dikkat çekiyor, bir kısmı düzeni sağlıyor, yani polis vazifesi görüyordu. Bizim okul safının sol yanında -birkaç gün sonra Ankara’dan kaçtıklarını öğrendiğimiz- iki Fransız işgal subayı, at üzerinde yer almıştı.
Birden bu kalabalıkta bir kımıldanma oldu. Başlar öne doğru uzandı. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları bizim bulunduğumuz yerden epeyce uzakta otomobilden inmişler, yürüyerek geliyorlardı. Yanındakilerden yalnız Rauf Bey’i -resimlerinden- tanıyordum. Solunda ve arkasında yürüyen insanlardan hiçbirini tanımıyordum. Zaten gözlerimi Mustafa Kemal Paşa’dan ve Rauf Bey’den ayırarak onlara bakmıyordum bile. ‘Yaşa, varol!’ sesleri ve alkış tufanı devam ediyordu. Bir ara soluma dönerek Fransız subaylarına hınçla baktım; kılıçlarını omuzlarına doğru kaldırmışlar, selam vaziyeti almışlardı.
Mustafa Kemal Paşa, üç beş adımda bir etrafına bakıp sağ elini başına götürerek selam veriyor ve böylece yol kenarına dizilmiş halkın alkışlarını cevaplandırıyordu. Başında gri bir kalpak, sırtında açık renkli, belinden kemerli bir palto vardı. Rauf Bey alçak bir fes ve daha koyuca renkli uzun bir palto giymişti. Anafartalar kahramanı, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin ve Heyet-i Temsiliye’nin Başkanı olan Mustafa Kemal Paşa’yı, kısacası, bir an önce görmek için Yozgat’tan beri sabırsızlandığımız ve kendisini özlediğimiz adamı nihayet yakından görmüştüm. Sevinçli ve mutlu idim.
Müdür yardımcımız bizi onların arkasından yürüyen kalabalığa karıştırmadan, yine iki sıra halinde ve serbest yürüyüşle okula getirdi. O akşam arkadaşlarla aramızdaki konuşma konusu hep Mustafa Kemal üzerine idi.”  (Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, a.g.e., s. 33-35.)
Paşa ve yanındakiler Ankaralıların sevgi gösterileri arasında istasyon yolundan hükümet meydanına yürümüşlerdi o gün. Hacı Bayram Veli Camii ve türbesine, oradan da hükümet konağına gidilmişti. Burada bir tören yapıldı. Taş Mektep öğrencilerinden Münir Müeyyet (Bekman) efendi, Tevfik Fikret’in “Ferda” şiirini okudu. Mustafa Kemal Paşa da çocuğa şöyle dedi: “Oğlum, Ferda elbette bizimdir ve mutlaka bizim olacaktır. Bu inançla Ankara’ya geldik. Bu inançla mücadeleye girmiş bulunuyoruz.”
Karşılama töreni sona erdikten sonra Mustafa Kemal Paşa bir ara hükümet konağının yanında bulunan fırka karargahına girdi. Akşam saatlerinde de yanındakilerle birlikte Keçiören tepelerinin eteğinde ve Çubuk Çayının önündeki bir tepede bulunan Ziraat Mektebi’ne gitti. Ziraat Mektebi, Heyet-i Temsiliye’nin karargahı oldu.

Reis Paşa Taş Mektep’te

Çok geçmedi, birkaç gün sonra, 30 Aralık 1919 günü, Mustafa Kemal Paşa Taş Mektep’i ziyaret etti. O gün yanında Rauf (Orbay) Bey, Alfred (Ahmed) Rüstem Bey ve yaverleri vardı. Binanın geniş alt holünde muallimlerin, yatılı ve gündüzlü öğrencilerin önünde on dakika kadar süren bir konuşma yaptı Paşa. Bu konuşmanın belleğinde kalan noktalarını, öğrencilerden Hıfzı Veldet Velidedeoğlu kaydetmiş. Bu notlara göre, Paşa’nın söyledikleri şöyle:
“Mektepli efendiler; biliyorsunuz ki, vatanımızın kısm-ı mühimmi elyevm düşman işgali altındadır. İstiklal-i Millimiz tehlikededir. Eminim ki bâni-i Saltanat Sultan Osman’ın ve bütün kahraman ecdadımızın ervahı şu anda, şu sakfın altında cevelan etmekte, bizlerden vatanımızın istihlâsı ve İstiklal-i Millimizin muhafazası için fedakarlık istemektedirler. Esasen Türk milleti necibesi düşmanın istilâsı ve milletimize reva gördüğü mezalim karşısında yekpare bir vücut halinde feveran etmiştir.
İçinde bulunduğumuz mücadele-i milliyenin gaye-i ulvisi ve irade-i milliyenin hedef-i aslisi, bilâ kaydu şart istiklal ve istihlâs-ı memlekettir. Necip milletimiz vatanımızın harim-i ismetine kadar sokulmuş bir düşman karşısında bu gayenin istihsali için kanını akıtmaktadır.
Mektepli efendiler; sizler menafii milliyeyi müdrik birer münevver sayılırsınız. İçinde bulunduğumuz muhataralı vaziyeti sizlere izah etmeyi lüzumsuz addederim. Gerçi müşkülat azimdir. Fakat fütur getirmemek lazımdır. Milette ve gençlikte mücadele azmi oldukça her nevi müşkülat iktiham edilecek ve müstevliler mukaddes vatanımızın sinesinde mağlup ve münhezim olarak mukaddes topraklarımızdan sürülüp çıkarılacaktır. Milli hudutlarımız dairesinde istiklali tam içinde yaşayacağız. Buna emin olarak müsterihane çalışınız. Vatan sizden vazife beklediği zaman koşarak şitap edeceğinizden eminim.” (Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, “Ata’nın Lisedeki Konuşması”, Cumhuriyet, 14 Mayıs 1978.)
Paşa konuşmasını bitirdiğinde, taş binanın kalabalık holünden alkışlar yükseldi. Orada bulunan hemen herkes heyecanlanmıştı. Konuşmanın ardından müdür odasına gidildi, öğrenciler de sınıflarına dağıldılar. Hıfzı Veldet Efendi, Paşa’nın konuşmasına, altmış yıl sonraki yazısında şöyle bir açıklama getiriyor:
“Yukarıya aktarmış olduğum konuşma metni, Büyük Söylev’in ‘Vesikalar’ bölümünde yoktur. Ata’nın bu tarihsel konuşmasının, benden başka, o zaman Ankara Lisesi’nin gündüzlü öğrencilerinden olup daha sonraki yıllarda Atatürk’ün çok güzel resimlerini çekerek en değerli belgesel albümünü yayımlamış bulunan dostum Cemal (Işıksel) ile -okulda ‘Altıparmak’ takma adıyla çağırdığımız- Mazlum tarafından ortaklaşa not edilmiş bulunduğunu, ancak 1921’de, Sakarya Savaşı sırasında ailece Ankara’dan Kayseri’ye göç eden Cemal Işıksel’in bu notu o zaman yitirmiş olduğunu geçenlerde kendisinden öğrendim. Ancak Cemal Işıksel, Atatürk’ün 30 Aralık 1919 günü liseyi ziyaret ettiğini güncesine yazmış ve bu defteri bugüne değin saklamış. Böylece Ata’nın lisedeki konuşmasının, 19 Mart 1920’deki ikinci ziyareti sırasında değil, 30 Aralık 1919’daki birinci ziyareti sırasında yapıldığı kesinlik kazanmıştır.” (Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, a.g.y. Yazar, Bir Lise Öğrencisinin Milli Mücadele Anıları kitabında, Mustafa Kemal Paşa’nın, Taş Mektep’e, İstanbul’un işgalinden sonra ikinci gelişinde bu konuşmayı yaptığını belirtir. (s. 36-38.) Gazetedeki yazısında, bu konuşmanın ilk ziyaretinde yapıldığını söyleyerek, kitabındaki yanlışlığı düzeltiyor. Mustafa Kemal Paşa’nın, Ankara’ya varışından birkaç gün sonra Taş Mektep’e geldiği, burada bulunanlar karşısında bir konuşma yaptığı, gerek Velidedeoğlu’nun gerekse Mahir İz’in yazdıkları bir araya getirildiğinde anlaşılıyor. Bu konuşma “metni”nin -Velidedeoğlu’nun yazdığı ya da ona yakın bir şekilde-, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’nde yer almadığını belirtelim. Bununla birlikte, Atatürk’ün pek çok konuşmasının saptanamadığı, kitaplarda bulunmadığı da biliniyor.)
Mustafa Kemal Paşa’nın o soğuk kış günü Taş Mektep’e yaptığı ziyarete Mahir İz de anılarında kısaca değinir. Paşa’nın konuşmasını aktarmaz; ancak, başka ilginç saptamaları vardır:
“Talebe ve hocalar iki sıralı kendilerini karşıladılar. Talebe, mektebin iç holünde toplandı. Mustafa Kemal Paşa orada, umuma bir hitabede bulundu. Sonra müdîr odasında muallimlerle bir toplantı yapıldı.
Sohbet esnasında Mustafa Kemal Paşa, maarifin memleket sathında sür’atle yayılabilmesi için ne gibi tedbirler alınması lazım geldiğini sordu. Bu sırada müdîr-i sâni Ayaşlı Ali Rıza Bey, Arnavutların yaptığı gibi Latin harflerini kabulden başka bir çare olmadığını ileri sürdü. Fakat Latin harflerini Heyet-i Temsiliye’den Vaşington sefiri Ahmed Rüstem Bey, bu fikre şiddetle karşı koydu: ‘Harf bir milletin şiârıdır. Harf değişirse millet hüviyetini, tarihini kaybeder, böyle bir şey olmaz’ dedi. Bu suretle bu babdaki münakaşa da kapanmış oldu.” (Mahir İz, a.g.e., s.70.)
Latin harfleri konusunda, Mustafa Kemal Paşa ile Ayaşlı Ali Rıza Bey aralarında daha sonra yine konuşmuşlar. Ankara’nın yerlilerinden Bahri Kınacı’nın notlarından naklen Şeref Erdoğdu şöyle yazıyor:
“Milli Mücadelenin başlarıydı. Mustafa Kemal Ankara’ya yeni gelmişti. Ankara’ya, Ankaralılara ısınmış, bu şehri Kurtuluş Savaşı’nın merkezi yapmıştı. Ara sıra Ankara’yı, birlikleri, okulları gezer, hastahaneleri dolaşarak yaralıları ziyaret ederdi. Gördüğü noksanlıklar için gerekli direktifleri verirdi. Bir gün, bir ilkokulu ziyaret etmişti. Muallim Ayaşlı Ali Rıza Bey’i, çocukları okuturken buldu. Sessizce arka sıralardan birisine oturdu. O sırada, tahtada bulunan bir çocuğun yazmış olduğu yazısını tetkik ederek; eski harflerle yazılan bu yazıda, bazı imla hatalarını görmüştü. Öğretmen Ali Rıza Bey’e hitaben: ‘Hocam, bu yazıda bir hayli imla hatası var, bunun ıslahı için ne düşünüyorsunuz?’ diye sorunca, öğretmen Ali Rıza Bey, hiç tereddüt etmeden; ‘Paşam, bunun ıslahını Latin harflerini kabul etmekte buluyorum,’ dedi... Bu ileri görüşlü öğretmen bizim kuşağa da hocalık etmiş değerli bir insandı.” (Şeref Erdoğdu, Ankaram, Alkan Matbaacılık Ltd. Şti., Ankara, 1965, s.85.)

Turan Tanyer’in ‘Taş Mektep’ adlı kitabından... Yapı Kredi Yayınları, 2005




ATATÜRK'ÜN ANKARA'YA GELİŞİ İLE İLGİLİ MÜZİK ÖNERİSİ

Milli Mücadelenin ilk günlerinde, halk arasında yaygın bir seferberlik türküsü vardı:

Ankara’nın taşına bak
Gözlerimin yaşına bak
Biz düşmanı esir ettik
Şu feleğin işine bak
Pek şanlıyız.
Ankara’nın taştır yolu
Her tarafı asker dolu
Artık yetiş Kemal Paşa
Kan ağlıyor Anadolu
Pek şanlıyız...

http://video.google.com/videoplay?docid=4724617597856914851#

ANKARA MARŞI

Ankara, Ankara güzel Ankara,
Seni görmek ister her bahtı kara.
Senden yardım umar her düşen dara
Yetersin onlara güzel Ankara.
Burcuna göz diken dik başlar insin,
Türk gücü orada her zoru yensin,
Yoktan var edilmiş ilk şehir sensin,
Var olsun toprağın, taşın Ankara.     

Söz: Aka Gündüz, Beste: Halil Bediî Yönetken



ATATÜRK'ÜN ANKARA'YA GELİŞİ İLE İLGİLİ ŞİİR ÖNERİSİ

Ankara

Ey insan arşı yayla! Ey bozkır! Ey Ankara!
Seslen bana: Ben senden nasıl uzak yaşarım;
Bahtım, senin bağrından ayrıldığım an kara,
Ben sendeki gözlerden feyz alarak yaşarım.
“Halep ordaysa arşın burda” dersen ne çıkar?
Sende al atım için meydan da cirit de var.
Başka yerin sahrası hız almaya bile dar!
Ben sende heyecanım şahlanarak yaşarım!
Koşarım bozkırlarda gem bilmeyen bu tayla,
Hislerim sürü sürü benim, bağrım da yayla.
Ana gibi, yar gibi kaynaştım Ankara’yla,
Alnım gökten yukarı, mermerden ak yaşarım.
Fatih’in gemileri nasıl kaydı karada?
Nasıl bir sızı vardır şerefli bir yarada?
Ben böyle imkansızlık içinde Ankara’da,
Hayatımı sürerim, hislerimi yaşarım.
Gönlümü atsalar da dünyanın bir ucuna,
Düşer bir gülle gibi Ankara’nın burcuna,
Bilmem şahin sığar mı avuçların ucuna,
Ankara’da ben böyle çırpınarak yaşarım.

Behçet Kemal Çağlar



NE DEDİLER... NE YAZDILAR...

Yukarı

Ankara’nın ve Ankaralıların benim gönlümde müstesna bir yeri vardır. Mustafa Kemal Atatürk

(...)Ankara’nın kısa ve uzun, uzak ve yakın iki tarihi var. İkisi arasını kesen hat, Mustafa Kemal’in Ankara’ya 1919’daki ilk ve meşhur girişidir. Kısa ve yakın tarihin sayfaları yazılmakta devam ediyor. Bu dava, Ankara’yı eski Ankara, Yeni Ankara veya Ülkü Ankara diye ayırıyor. Bu ayırt ve değişiklik, ölen bir devirle, doğan bir devrin arasındaki farktır.(...) Ahmet Muhip Dıranas

(...)Ankara, Milli Mücadelenin idare merkezi, devrimlerin çıkış noktasıdır. Ankara, yeni uyanış devrimizin beşiğidir. Ankara, Birinci Büyük Milet Meclisi’nin kurulduğu yerdir. Yani devletin tanyeridir. Ankara, bin bir milli hatıranın başında Çankayası ve göğsünde Anıtkabri olan kutsal bir diyardır. Milli hayatımızın her safhası orada doğdu, oradan doğacaktır. İleride de herhangi siyasi teşebbüsün çıkış noktası ve geliş hedefi, bu sebeplerle, Ankara olacaktır. Hasan Âli Yücel

(...)Beni, kanayabilen kıldığı için de hâlâ seviyorum Ankara’yı. Adalet Ağaoğlu

(...)Atatürk’ün yalnızca bir devrim ve ulusal kurtuluş ustası olmadığı, aynı zamanda şehircilik uzmanı gibi, büyük bir insan olduğunu görüyoruz. 100 bin kişilik bir Ankara’da düşünülen, ayrılan yeşil sahalara bakın, 3 milyonluk Ankara’da yeşil alanlara bakın...(...) Uğur Mumcu

Osmanlı Devleti’nin küllerinden böyle bir Cumhuriyet ortaya çıkıyorsa, bu çıkışta mekan olarak Ankara’nın rolü fevkalade büyüktür. Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin gururudur. Hem kurtuluşa hem Cumhuriyete hem de büyük Atatürk’e ev sahipliği yapmıştır. Süleyman Demirel



Yukarıda önerdiğimiz içeriğin tümünü bilgisayarınıza indirmek ve çıktısını almak için tıklayınız.