Vitamin Öğretmen Portalı
- Öğretmene Özel
- Haberler
- Duyurular
- Eğitim Yazıları
- Öğretmen Eğitimleri
- Yıllık Planlar
- Belirli Günler ve Haftalar
- Ocak Ayının İkinci Haftası Enerji Tasarrufu Haftası
- 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı
- 3-9 Eylül Halk Sağlığı Haftası
- 13 Eylül Sakarya Zaferi
- 19 Eylül Gaziler Günü
- 21 Eylül Dünya Barış Günü
- Eylül Ayının 3. Haftası İlköğretim Haftası
- 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü
- 13 Ekim Ankara'nın Başkent Oluşu
- 29 Ekim - 4 Kasım Kızılay Haftası
- 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı
- 10 Kasım Atatürk'ün Ölüm Yıldönümü
- 24 Kasım Öğretmenler Günü
- 12-18 Aralık Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası
- 27 Aralık Atatürk'ün Ankara'ya Gelişi
- Güvenli İnternet
- Sık Sorulan Sorular
- Öğretmenlerimize Sorduk...
- Tarayıcı Araç Çubuğu
- Masaüstü Uygulaması (Yeni)
- Vitamin Hakkında
- Yenilenen Öğretmen Özellikleri
- Vitamin İlköğretim Nedir?
- Vitamin Lise Nedir?
- Vitamin Yurtdışı
- Vitamin Ön Bellek Sunucusu
- KDU Nedir?
10 Kasım ATATÜRK'ün Ölüm Yıldönümü
1938 yılında çocuk olan büyükleriniz, 10 Kasım günü, bir milletin birlikte yaşadığı bir acıya tanık olmuşlardı. Cumhuriyetin ve çağdaş Türkiye’nin kurucusu, nesillerce büyük bir saygı ve sevgi ile bağlı olduğumuz büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yorgun kalbi daha fazla dayanamayarak hastalığına yenik düşmüş, zayıflayan bedeni, zaferlerle yücelmiş ruhunu daha fazla taşıyamamıştı.
Kurtuluş Savaşı’nda da omuz omuza verdiği yakın arkadaşı, gazeteci, edebiyatçı, milletvekilliği ve büyükelçilik görevlerinde de bulunmuş olan Ruşen Eşref Ünaydın der ki, “Ne mucizeler göstermiş bir büyük adamı kaybettik! Yalnız biz Türkler değil; bütün insanlık!..”
Bu sözün anlamını iyi kavramalıyız. İşgal altında, yoksul, yanmış yıkılmış topraklardan tam bağımsız bir ülke var ederek kısa zamanda kalkındırıp çağdaşlaştıran bu ileri görüşlü deha, sömürüyle, teslimiyetçiler, bağnazlar ve yobazlarla mücadele etmiş, bir Milli Mücadele destanı yazmış, asla boyun eğmemiş, eğdirmemiştir. Sosyal, kültürel atılımların yanı sıra üretici, medeni, sanayileşmiş bir ulusa giden tüm kapıları ardına kadar açmıştır. Her zamanki muazzam tevazuu ile ona inanan, fedakar, çalışkan, kanını dökmekten, canını vermekten bir an olsun çekinmeyen Türk halkının hakkını her defasında teslim ederek…
O’nu yalnızca tarih yazan muzaffer bir komutan, bağımsızlık savaşçısı ya da bir devletin kurucusu olarak anlamaya çalışmak yetmez. Yaşamı, kişilik özellikleri, liderlik vasıfları ve kültürü ile bir bütün olarak değerlendirmeli, öyle anlamaya ve anlatmaya çalışmalıyız. Çanakkale’yi, İnönü’yü, Sakarya’yı, Milli Mücadeleyi anlamadan, O’nu doğru yorumlamamızın imkansızlığını bilerek…
Atatürk’le uzaktan yakından yaşanmışlıkları olan şanslı insanların anıları dönem dönem pek çok eserde bir araya getirildi. Zaman zaman dönüp onları okumak, bazı ayrıntıları hafızalarda tazelemek, her şeye rağmen yarınlara güvenle bakabilmek adına gerekli diye düşünerek, Ruşen Eşref Ünaydın’ın Atatürk’ü Özleyiş kitabından bir bölüme yer vermek istiyoruz.
Vitamin Öğretmen
NE MUTLU ATATÜRK'Ü OLAN MİLLETE
10 KASIM İLE İLGİLİ EĞİTSEL SINIF ETKİNLİĞİ ÖNERİLERİ
10 KASIM İLE İLGİLİ KİTAP ÖNERİSİ
10 KASIM İLE İLGİLİ FİLM ÖNERİSİ
SİLAH ARKADAŞINDAN SON MEKTUP
10 KASIM İLE İLGİLİ MÜZİK ÖNERİSİ
10 KASIM İLE İLGİLİ VİDEO VE FOTOĞRAF ÖNERİSİ
10 KASIM İLE İLGİLİ VİTAMİN UYGULAMALARI
NE MUTLU ATATÜRK'Ü OLAN MİLLETE!
Sen yaşarken milletini el üstünde tutardın. Bütün duygun, düşüncen, kaygın, şevkin ona idi. Her bir nutkunda cephe komutanından, kurmay başkanından neferine kadar zafer yığınının yiğitliğine, üstünlüğüne, kutsallığına hayranlığını söylerdin. Civanmert sesinle onları alkışlardın. Kendinden bir söz etmezdin; taa o güne kadar ki kendi emeğinle ve şanlı milletinin emeliyle kurduğun yeni devletin başkentinde Cumhuriyet’in Onuncu Yılı, koca meydanı kaplamış mahşer gibi bir halk önünde geniş ve sağlam göğsünü yırtar, asil sesini yıpratırcasına bir coşkunlukla, karanlıkları bir an içinde parçalayan bir şimşek yalbırtısı gibi: “On beş yıldır sana çok vaatlerde bulundum; bahtiyarım ki hiçbirinde isabetsizliğe uğramadım” diyerek saadetinin ne olduğunu belirttin!.. Senin sesin o gün sade karşındaki ovayı kaplamış yığını değil, onun ardındaki çatkın yüzlü dağları yankılarla ürpertecek; göz aşırı ufukları tutacak; göklere ve ruhlara ulaşacak kadar enginleşmişti!..
Sen o gün, o sesinle milletine hiçbir hesaba benzemeyen büyüklükte, tertemiz bir hesap verdin. Ve: “Ne mutlu Türk’üm diyene!” haykırışıyla gönlünü dolduran, göğsünü kabartan, geceni gündüzünü aydınlatan ışığın ne olduğunu duyurdun!..
Mahşer gibi halk senin o şimşek sesinle, kendi cevherinin manasını en iyi bilmiş ve kullanmış sen eşsiz yiğite, derin bir gök gürlemesi mehabeti ile cevap verdi: “Yaşa, var ol!..”
Bu söylediklerimi tasvir, teşbih sanma! Sen ki mübalağadan, gururdan hoşlanmazsın; sen ki yalnız tükenmeyen hız, dinmeyen coşkunluk ve sarsılmayan vefa ararsın! Sen ki bu dünyanın bütün zenginliklerine, altınlı saraylarına sahip oldun da, hiçbirine yüz vermedin, hiçbir hazineye el atmadın, zekanın bütün yaratıcı definesini, milletinin uğruna, milletinin aşkına saçtın. Sen ki dünya malı diye nen varsa göz yummadan önce kendi elinle milletine bağışladın; sen ki bu yeryüzüne gönlünü vermek ve yer yüzünden sadece gönüller almak için gelip geçtin!.. Bunlar seni ve milletini düşününce akla ve dile gelen, en doğru, en düz birer deyiştir.
Sen Onuncu Yıl günü, o sonsuz coşkunlukla milletinin eşsiz cevherini nasıl başın üstünde taşıdınsa, bugün de milletin senin zarif endamını, senin güzel ruhunu başları ve elleri üstünde; “Ne mutlu Atatürk’ü olan millete!” sayhası ile taşıyor! Seni sonsuzluk yoluna bütün milletin; büyük nutkunda yaratıcı ve yaşatıcı eserini eline emanet ettiğin Türk gençliği, yarınki ümidin gökyüzü olan bütün Türk gençliği götürüyor.
Devlet başkanlarından ayakları çarıklı köylülere kadar, -solmaz hürriyet ve eşit hak havası içindeki ahengi bozacak üstünlük, aşağılık ayırdı gözetmediğin- halkın sana bitmez tükenmez sevgisi arasında dinleneceğin menzile doğru gidişindeki mehabete bak, ey ebedi Atatürk!.. O, bir ayrılışın siyah gecesine benzemiyor! Çankaya tepelerinden Hüseyin Gazi’nin mor tepelerine doğru bakarken gördüğün doğuşun pembeliğine benzemiyor. Sen toprağa gömülüyorsun; yurdumuzun bağrına bir sönmeyecek ışık, Türk varlığının ışığı olarak dikiliyorsun!.. Dinleneceğin yer nur olsun!..
Atatürk’ü Özleyiş 1’den... Ruşen Eşref Ünaydın
10 KASIM İLE İLGİLİ EĞİTSEL SINIF ETKİNLİĞİ ÖNERİLERİ
- Küçük sınıflar için, “Atatürk’ü bir kez görme şansınız olsaydı, O’na neler söylerdiniz?” konulu bir metin çalışması yaptırabilirsiniz. Arzu eden öğretmenlerimiz, öğrencilerinin çalışmalarını Vitamin Öğretmen portalı ile paylaşabilirler.
- Lise öğrencilerine, “Atatürk 15 yıl daha yaşamış olsaydı, ülkemiz adına neler daha farklı olurdu” konulu bir kompozisyon çalışması yaptırabilirsiniz.
- Ankara’daki ve Ankara’ya gelebilme imkanı olan illerdeki öğretmenlerimize, 10 Kasım’da öğrencileri ile birlikte Anıtkabir ziyareti yapmalarını öneriyoruz. Bu imkanı bulamayanlar için de Anıtkabir’e sanal bir ziyaret yapabilmeleri için aşağıdaki siteleri öneriyoruz.
http://www.360tr.com/anitkabir/
http://www.ankarasanalgezinti.com/anitkabir/
http://www.ataturktoday.com/Anitkabir.htm
10 KASIM İLE İLGİLİ KİTAP ÖNERİSİ
Nutuk/Söylev
Baki Kurtuluş, 1981 basımı Tarihsel Olaylarla Söylev çalışmasının önsözüne şöyle yazar: “Söylev’i okuduğum öğrencilik yıllarımı anımsıyorum. Anlamını bilmediğim sözcüklerden oluşan cümleler içinde, Atatürk’ü daha yakından tanımak ve kendi anlatımı içinde öğrenmek, ne kadar görkemli bir olguydu. Sonraları, cümleler içindeki bilinmeyenleri çözebilme ve olayları daha gerçek yönleriyle değerlendirebilme olanağını bulduğum zaman, bu ‘görkemli olgu’, ‘görkemli beğeni’ye dönüştü.
Ama Söylev, bu cümlelerin de ötesinde bir gerçektir. Söylev, bir ulusun yeniden doğuşunun; akıl almaz yokluklara karşın Ulusal Savaşımını kazanışının ve aydın günlere yönelişinin tarihsel bir öyküsü, tarihsel bir anlatımıdır. Bütün bu yanlarıyla birlikte, Söylev’de, Atatürk’ün konuştuğu, Atatürk’ün düşündüğü, Atatürk’ün inandığı her şey vardır. Söylev’de ‘Ulusun vicdanında ve geleceğinde’ sezdiği ‘büyük gelişme yeteneğini’; ‘bütün toplumumuza uygulatmak’ için ve ‘bağımsızlığa ulaşıncaya kadar, bütün ulusla birlikte, özveriyle çalışacağına kutsal inançları adına and içen’ bir Kurtarıcı’nın kendisi vardır.
Atatürk’ü anlamak, O’na saygı duymak, O’nu sevmek, O’nun izinde olmak; ancak Söylev’i okuyup anlamakla başlayabilir. Çünkü Atatürk’e duyulacak en büyük saygı, O’nu tanımaktır. Atatürk’e gösterilecek en büyük sevgi, O’nun düşüncelerine ermeye çalışmaktır. Bu nedenle, Atatürk’e bağlılık, O’nun inandıklarına inanmakla gerçekleşebilir. (…)
Değerli öğretmenlerimiz;
Atatürk’ün kaleme aldığı bu eseri, Nutuk ya da Söylev adıyla ve günümüz Türkçesine sadeleştirilmiş yeni baskılarıyla bulabilirsiniz. Öğrencilerinizin mutlaka okumasını sağlayınız. Okuma sürecinde birlikte değerlendirerek ilerleyiniz.
10 KASIM İLE İLGİLİ FİLM ÖNERİSİ
Öğrencilerinizle birlikte, gazeteci yazar Can Dündar’ın, Atatürk’ün son 300 gününü ve ölümünün hikayesini anlattığı “Sarı Zeybek” adlı belgeseli izleyebilirsiniz.
2 ŞUBAT 1938
SARI ZEYBEK
Yalova’da Atatürk on bir gün boyunca tam bir kampa alındı. Uzun sofra muhabbetlerine ara verildi. Sabahlara kadar süren akşam yemekleri en geç gece saat 02:00’de biter oldu. Kendisine hemen her gün glikozlu serum takıldı. Gerektikçe idrar söktürücü ve sinir yatıştırıcı ilaçlarla bünyesi takviye edildi. Ve tedavi kısa sürede sonuç verdi. Kaşıntılar azaldı. Ata iştahlandı. Hatta Yalova’ya geldiğinde 74 olan kilosu 75’e çıktı. Sofrasındakiler son dönemde solan çehresinin yeniden gülücüklerle aydınlandığını fark ettiler.
Ama bu geçici sıhhat alameti yanlış anlaşıldı. Atatürk, içindeki şeytanı alt ettiğini sandı. Doktoru, “Bu kürü üç hafta sürdürmemiz lazım” diye yalvarsa da dinlemedi. Sağlığına yeniden kavuştuğunu düşünüyordu. Hem, dünyaya meydan okumuş bir Başkomutanı, sıradan bir karaciğer hastalığı mı teslim alacaktı?
Şimdi cümle aleme, yalnız ordulara değil, kaderine de hükmedebildiğini gösterme zamanıydı.
1 Şubat günü Atatürk, Başbakanı Celal Bayar’ı, birkaç bakanı ve silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’u yanına alarak Yalova’dan ayrıldı ve Bursa’ya hareket etti. Bursalılar, sağanak yağmura aldırmaksızın, karşılama için yollara dökülmüşlerdi. O da buna karşılık Bursalıları üstü açık bir arabayla selamladı. Hatta Ulucami önünde arabadan inip halkın arasına karışarak bir süre onlarla yürüdü. Islandı.
O gün Atatürk ve arkadaşları Çelik Palas’ta kaldılar. Yemekte Atatük o korkulan soruyu sordu:
“Ne yapacağız bu akşam? Yemek yiyip uyuyacak mıyız? Masaların üzerinde de sudan başka bir şey yok. Bütün gece su mu içeceğiz?”
Böylece, perhiz o gece bozulmuş oldu.
Ertesi gün Atatürk, Bursa Merinos Fabrikası’nın açılışını yaptı. Gece yüzüne hakim olan pembelik, yerini bir irin sarısına bırakmıştı. Tanıkların ifadelerine bakılırsa, “omuzlarında, dizlerinde, gözlerinde bir yorgunluk dolaşıyor”du. “Bir gece içinde en az on yıl yaşlanmış gibi”ydi.
Gece, Belediye salonunda şerefine düzenlenen bir balo vardı.
Balo öncesi akşam yemeği için saat tam 7’ye 10 kala Çelik Palas’ın salonuna girdiğinde davetliler şaşkına döndüler. Gündüz sapsarı olan yüzünde yapay bir canlılık parıldıyordu. Dikkatli gözler, Ata’nın yüzüne yansıyan sıhhatin, usta bir makyözün elinden çıktığını hemen kavradılar.
Evet, Atatürk, hayata meydan okuyacağı o gece, canlı görünmek için makyaj yapmıştı.
Geçen geceki uyarıdan sonra rakı şişeleri masalardaki eski yerini alıvermişti. İlk yudumlar alınırken Tanburi Selahattin Bey de, Ata’nın karşısına kurulmuş ve “Mani oluyor halimi takrire hicabım” diye çalmaya başlamıştı.
Sonrasını, o geceyi unutulmaz bir film gibi hafızasına nakşeden gazeteci Nizamettin Nazif’in anlattıklarından dinleyelim:
Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu (Gazeteci yazar): “Tanburi Selahattin çalarken Atatürk pek enginlere dalmıştı. Birdenbire ürperir gibi oldu. Selahattin’e işaret etti:
‘Dur!’ diye bağırdı. ‘Bu akort bozuk… La ve si kulağıma yabancı geliyor. Ver bana tanburu.’
Selahattin hürmetle doğruldu ve bir mihraba mukaddes bir kitap koyar gibi tanburunu Şef’in asabi parmakları arasına bıraktı. Bu parmaklar teller üzerinde bir iki dolaştı. Sonra mandallardan bir ikisini sıkıştırdı. Fakat üçüncü bir hareket Şef’in dudaklarından bir hayret nidası çıkarttı: ‘Vaaay!..’
La teli mi, si teli mi hangisiyse, işte biri kopuvermişti.
‘Ne yapacağız şimdi? Başka tel yok mu?’
‘Yanımda yok fakat otelde var!’
‘Güzel… Getirt.’
Yüzünde, komşu çocuğunun oyuncağı ile oynarken kazaen oyuncağı kırmış bir yavrunun masum hicabı belirdi. Vazifeyi korumak ister gibi, hatta hatasının affedilmesini istiyormuş gibi etrafına bakındı. Orgeneral Cebesoy’a hitap etti:
‘İnsan bilmediği işe burnunu sokmamalı.’
Fakat bu derece tevazuu da kendine yediremedi. Ani bir rücu ile: ‘Maamafih…’ dedi, ‘hepiniz de farkına vardınız ki akordu bozuktu.’”
Saat tam 10’u çeyrek geçe, saatine baktı ve balo vaktinin geldiğini fark etti. Bütün zevat, erkekler siyah smokinler, bayanlar şık tuvaletler içinde arabalarla Belediye salonuna geçtiler. Bu, iki katlı, gösterişli ve ahşap bir binaydı. Üst kattaki geniş salonun bir köşesini büyük bir çini soba süslüyordu. Bir başka köşeye de Ege Vapuru’nun bandosu yerleşmişti. Atatürk, otomobilinden inip, çevik adımlarla merdivenleri çıktı, şapkasını, eldivenlerini, pardösüsünü ve bastonunu vestiyere bıraktı ve ikinci kata çıkıp kendisine takdim edilen bayanları selamladı. Sonra da Vali’nin eşine kolunu teklif edip salona girdi.
Devamını yine Nizamettin Nazif’in edebi bir lezzetle yazılmış satırlarından izleyelim:
Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu (Gazeteci yazar): “Bando İstiklal Marşı’nı çaldıktan sonra bir iki dakika istirahat etti. Akabinde aheste tempolu bir vals başlayınca, bayanlardan birinin önünde eğildiği ve 18 yaşında bir genç çevikliği ile piste çıktığı görüldü. Dört buçuk ay sonra yataktan çıkamayacak derecede hastalığı artacak ve 7 buçuk ay sonra dünyayı mateme boğacak olan insan, daha bir hafta evvel kendisine her türlü yorucu hallerden sakınması bildirilen insan raksediyordu.
Etrafını çeviren davetliler kımıldamadan duruyorlar, gözlerini O’ndan ve bilhassa yere ne zaman değdiği, ne zaman yerden ayrıldığı zor fark edilebilen ayaklarından ayıramıyorlardı.
Çok ustalıkla biçilmiş tığ gibi ütülü bir pantolonun uçlarından çıkan bu iki küçük ve taraksız ayağı süsleyen kibar hatlı bir çift rugan iskarpinin topukları dans boyunca bir defa dahi tahtaya değmedi. Muhakkak ki pek mükemmel dans ediyordu. Bütün vücudunu ve pek ahenkli hatları olmasına rağmen yine mutlaka 55 kilodan aşağı bir ağırlığı olmaması lazım gelen zarif raks arkadaşını parmaklarının ucu üzerinde döndürüp koşturan bu insanın hasta olduğuna nasıl inanılabilirdi? Bu insanın neresinde derman kalmamıştı? Kollarında mı, dizlerinde mi? Bu kollar ki frakın yenlerinden çıkan murassa düğmeli kolluklarının sert kolasından çok daha sert bir gerilişleri vardı. Bu dizler ki dondurulmuş gibi dimdik duran bacaklarında en ufak bir bükülüşleri görülmüyordu. Gayet kibar dans ediyordu. Sağ elinin şahadet parmağı ile ancak sol elinin parmaklarına değdiği damının vücudu ile kolalı gömleği ve beyaz yeleği arasında iki parmaklık bir arayı en seri notalarda dahi muhafaza ediyordu. Burnu, kadının saçlarından uzaktı. Gözleri, dansın tempolarına göre istikamet ne kadar değişirse değişsin hep ileriye bakıyordu. Damını yormamak için, turlarda hep kendisini sol tarafa bırakıyordu. Bazen üst üste birkaç süratli dönüş yaparken sol elinin parmaklarında kadının belini kavramak insiyakı beliriyor, fakat buna rağmen kendini tutuyor, parmaklarında sezilen kıpırdanışları frenliyordu.”
Bu raks geceyarısına dek sürdü. Bittiğinde Atatürk alkışları zarif bir reveransla yanıtladı. O gece az içti. Neşesi yerindeydi. Yanındakiler “hazır keyfi yerindeyken otele döndürebilirsek ne ala” diye umutlandılar. Ama nafile… Atatürk aniden hareketlenip, vals çalmaya devam ederken orkestraya doğru yöneldi. Orkestra şefi Azerbaycanlı Mehmet’e “Zeybek!” diye bağırdı. Orkestra üyeleri şaşkın bir halde bir zeybeğin melodisini mırıldanmaya çalışırlarken, Atatürk yeniden gürledi:
“Hayır… o değil… Sarı Zeybek…”
Birden salondaki fraklı ve tuvaletli davetliler topluluğu pistin etrafını çevirdi ve bu muhteşem gösteriyi izlemeye hazırlandı. Az sonra zeybek havasıyla birlikte Gazi’nin, ölüme meydan okuyuş dansı başladı:
Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu (Gazeteci yazar): “Anında Ödemiş ve Aydın efelerini de hayran edecek bir zeybeğin kahraman figürlerini icraya başladı. Bu, hakikaten bir kahramanlık ayini idi. ‘Rejime riayet ederse en çok 9 ay yaşayabilir’ teşhisi konulan ve bunu bilen bir adam, dizlerini yere vura vura zeybek oynuyordu.
Bu ayini izleyen saray erkanının gözlerinden öyle acı bir endişe fışkırıyordu ki bu hal, ancak bir iki dakika meçhul kalabildi. Sonra birden, bu harikulade bedii raksın akıllara durgunluk veren manasına hepsinin akıl erdiriverdiği anlaşıldı. Gülümseyen yüzlerin bir deruni emre itaat eder gibi, hep birden geriliverdikleri görüldü. İçlerinde fevkalade bir neşe kıvılcımlanan gözlerin hep birden dumanlandığı, bakışların donuklaştığı görüldü ve o anda genç kadınların eriyen rimellerinden gözbebeklerinin yanmasına ehemmiyet vermeden, delikanlıların beyaz gömleklerine kolalarını eritecek derecede sıcak ve nohut büyüklüğünde damlalar dökerek ağladıkları görüldü.
Yine o anda O’nun sanki bu, gözyaşıyla ifade olunan umumi teessürü hissetmiş gibi, bu teessürde bir merhamet çeşnisi sezmiş de kızmış gibi, raksına bir kat daha şiddet verdiği görüldü. Tahtaya vuran dizlerinden çıkan sesler, şimdi bu meyus bakışların, bu yaşlı gözlerin muhasarasından kurtulmak isteyen bir aslanın kükreyişini andırıyordu. Orkestra zeybeğin son notalarını bitirince kadınlar ve erkekler, göstermemek için ipekli mendillerini acele acele gözlerine bastırırlarken Atatürk ağız dolusu bir kahkaha attı.”
Gece, daha sonra salonun ortasında güreş tutan pehlivanlarla sürdü. Saat sabahın 4’ünü vurunca Atatürk yavaş yavaş yerinden kalktı. Valinin zevcesi önünde bir reverans yapıp müsaade istedi ve alkışlar arasında salonu terk etti. Dimdik adımlarla merdivenlere yöneldi. Silindir şapkasını, eldivenlerini ve bastonunu aldı. Paltosunu giydi.
Kapıda arabası bekliyordu. Ama binmedi. Günün ilk ışıklarıyla selamlaşan kente daldı. Az önce pistte diz vurarak ter döken adam, şimdi Şubat ayazının titrettiği yolda tek başına yürüyordu. Celal Bayar, Şükrü Kaya, Kılıç Ali, Salih Bozok telaşla peşine düştüler. Yüz adım kadar, dalgın dalgın önüne bakarak yürüdü. Sonra dar yolun ana caddeye kavuştuğu yerde “Sarı Zeybek” sendeledi. Birden durup şapkasını başına geçirdi, eldivenlerini giydi ve bastonunu parmakları arasında döndürerek gürledi:
“Fakat bizim bir arabamız olacaktı. Yayan mı gideceğiz yoksa?”
Yaverler koşuştular. Araba yetişti. Atatürk biner binmez başını bir kenara dayayıp şoföre seslendi:
“Çabuk ol çocuk. Üşür gibi oluyorum.”
Yaver arabanın camlarını kaparken ağzından şu sözler döküldü:
“Ne güzel geceydi…”
Şevket Süreyya Aydemir (Yazar): “O’nun raksı bir ayin değil, bir mücadeleydi. Son Makedonyalı’nın tabiatın zulmüne ve zalim kadere karşı son mücadelesi… Bu mücadele Makedonyalı’nın zaferi ile bitmez. Geceyi yatağında nasıl geçirdiğini, ne ruh buhranları içinde kıvrandığını bilmiyoruz.”
Ertesi sabah O, Bursa’dan ayrılıp Mudanya’ya geçerken odasını temizleyen hizmetçiler, havlularında kokulu bir kırmızı boya izi gördüler. Yüzündeki sahte pembeliğin sırrı o zaman çözüldü.
Atatürk Mudanya’ya varınca hemen Ege Vapuru’na geçti ve İstanbul’a doğru yola koyuldu. Vapurda herkes tedirgindi. Dün gece neşeyle zeybek oynayan Gazi, şimdi sofrada sancılar içinde kıvranıyordu. Saat 23:00’e doğru daha fazla dayanamadı. Sofrayı Ali Fuat Cebesoy’a terk ederek kamarasına çekildi. Bir doktor, müdahale için peşinden koşarken orkestra sustu. Sofra, bir anda sükunete büründü. Geceyarısı Ata’nın can dostu, silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy, endişe içinde yatağına gidiyordu ki Atatürk’ün kendisini çağırdığını duydu. Odasına girip, başucuna oturdu. Harp Okulu’ndan beri beraber olan iki dost, o geceyarısı Marmara’nın ortasında, bir vapurun içinde neredeyse vedalaştılar. Atatürk, kısık bir sesle yavaş yavaş konuştu ve Cebesoy’un yüreğini dağlayan şu sözleri söyledi:
“Doktorun müdahalesinden sonra kendimi daha iyi hissediyorum. Uyuyabileceğim. Fakat bu seferki hastalığımın tedavisi uzunca sürecek gibi görünüyor. Yatakta uzun zaman kalacak olursam; çok sıkılacağım, ancak sizin gibi arkadaşlığımız mektep hayatından başlayan dostlarımla oyalanabileceğim. Beni yalnız bırakmayınız Fuat Paşa…”
Yalnızlık duygusu, o güzel ve korkunç kış gecesinden sonra, Ata’nın beyninden hiç silinmeyecekti.
Sarı Zeybek Atatürk’ün Son 300 Günü, Can Dündar, Tarih Dizisi/Milliyet Yayın AŞ, Birinci Baskı, Kasım 1994
SİLAH ARKADAŞINDAN SON MEKTUP
“İsmet İnönü, 5 Ekim 1938’de yazdığı ve ‘Sevgili Atatürk, sevgili velinimetim!’ diye başlayan mektubunda, onun sağlığına kavuşması yolundaki dileğini şöyle yinelemişti:
‘Muhterem Celal Bayar bana selamlarınızı getirdi. Çok sevindim. Bir soğuk algınlığından yatakta ıstırap çekerken sizden lütufkâr ve şefkatli bir haber bana ihya edici (hayat verici) bir ilaç gibi geldi. Yüreğimin ta içinde bütün muhabbet hislerim sızladı. Bütün ömrümün en aziz hatıralarını teşkil eden hadiseler hafızamda canlandı.
Aziz varlığınız düşüncelerimin âlicenap timsalidir (sevecen simgesidir.) Sizin bir an evvel âfiyet bulmanız (sağalmanız) yegâne ve en samimi dileğimdir. Sizi kudret ve sıhhatle ve şan şerefle aramızda ve başımızda görmek ümidim her zamandan ziyade sağlamdır. Can verici yüzünüzden, doymadan binlerce öperim sevgili Atatürk, büyük Atatürk, velinimetim Atatürk! Tazim ile (saygıyla.)’
İnönü, 10 Kasım’dan 12 gün önce Atatürk’e bir mektup daha göndermişti. 28 Ekim 1938 günlü bu mektup da duygu yüklü idi. ‘Muhterem Başvekil Celal Bayar bana selamlarınızı getirdi. Sıhhat haberlerinizle gülen yüzlerimizi âlicenap selamlarınızla hakiki saadet dalgasına bürüdünüz’ diye başlayan mektup şöyle devam ediyordu:
‘Benim hastalık safahatı ile de yakından meşgul olmuşsunuz. Cemiyetimizin, ailelerimizin ve nâçiz şahıslarımızın sıhhatlerini engin ve şefkatli yüreğinize kaygu edindiniz. Emin olunuz ki cemiyet, aile ve şahıs olarak sizin huzur ve memnuniyetiniz bizim tek ve en kıymetli emelimizdir.
Güzel Atatürk, sevgilim Atatürk! Bin canım olsa, bini de sana feda olsun. Ellerinden, yüzünden, gözünden binlerce öperim, velinimetim Atatürk!’
Ama ne yazık ki İnönü ve Lozan kahramanının Atatürk’e son seslenişi olan ve Genel Sekreter H. R. Soyak aracılığıyla gönderilen bu mektup, büyük bir olasılıkla ona ulaşamamıştı.”
İsmet İnönü Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, Şerafettin Turan, Bilgi Yayınevi, Nisan 2003
10 KASIM İLE İLGİLİ MÜZİK ÖNERİSİ
Atatürk’ün sevdiği şarkılardan birkaçı
Yanık Ömer Makam: Hüseyni, Usul: Aksak, Söz ve müzik: Saadettin Kaynak
Yemen Türküsü Makam: Hüseyni, Usul: Curcuna
Vardar Ovası Makam: Hicaz, Rumeli Türküsü, Usul: Türkaksağı
Kırmızı Gülün Alı Var Makam: Hicaz, Rumeli Türküsü, Usul: Sofyan
Alişimin Kaşları Kare Makam: Uşşak, Rumeli Türküsü, Usul: Ninsofyan
Cana Rakibi Handan Edersin Makam: Uşşak, Usul: Curcuna, Müzik: Giriftzen Asım Bey
Mani Oluyor Halimi Takrire Hicabım Makam: Hicazkar, Müzik: Tatyos Efendi
10 KASIM İLE İLGİLİ VİDEO VE FOTOĞRAF ÖNERİSİ
ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜ HAKKINDA NE DEDİLER...
http://www.mkutup.gov.tr/menu/85
10 KASIM İLE İLGİLİ VİTAMİN UYGULAMALARI
5. Sınıf Türkçe’de Ara: Atatürk’e Teşekkür Mektubu
4. Sınıf Türkçe’de Ara: Atatürk’ün Okuma Tutkusu
8. Sınıf Türkçe’de Ara: Atatürk’ün Kişiliği ve Özellikleri
7. Sınıf Türkçe’de Ara: Atatürk’ün Fikir Hayatı
8. Sınıf Türkçe’de Ara: Atatürkçülük
6. Sınıf Matematik’de Ara: Atatürk’ün Getirdiği Yenilikler
Yukarıda önerdiğimiz içeriğin tümünü bilgisayarınıza indirmek ve çıktısını almak için tıklayınız.
- www.vitaminogretmen.com
- Gizlilik ve Güvenlik
- Sebit Hakkında
- Web Siteniz mi Var?
- Yardım & İletişim
- Basın Odası
- Milli Eğitim Bakanlığı
- Türk Telekom
- Sebit
- Bu hizmet Türk Telekom tarafından ücretsiz olarak sağlanmaktadır.
- Öğretmen Destek Hattı 0555 555 24 11